Kategori: Levant

  • Avrupa Birliği’nin Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez Genel Müdürlüğü: Zamanlama, Gerekçeler ve Stratejik Anlam

    Avrupa Birliği’nin Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez Genel Müdürlüğü: Zamanlama, Gerekçeler ve Stratejik Anlam

    Avrupa Birliği (AB) 1 Şubat 2025 tarihinde ekonomik kalkınma, güvenlik, enerji ve göç konularında iş birliğini artırmayı hedefleyen ve 500 kişilik geniş bir kadroya sahip olan “Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez Genel Müdürlüğü”nün (DG-MENA) kurulduğunu duyurdu. Başına 2021’den bu yana Avrupa Birliği Dış İlişkiler Servisinin başkanlığını yürüten deneyimli İtalyan diplomat Stefano Sannino’nun atandığı bu yeni oluşum, AB tarafından yakın bölgesindeki jeopolitik ve ekonomik dinamikleri yönlendirme amacı taşıyan stratejik bir hamle olarak değerlendirilmektedir. Nitekim Sannino göreve geldiği gün paylaştığı X mesajında “Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez, Avrupa Birliği için hayati öneme sahip bölgelerdir. Bu bölgelerle ilişkileri yeni bir seviyeye taşımak için Avrupa Komisyonunun tüm gücünü harekete geçirmek istiyoruz. Toplumlarımızın geleceği ayrılmaz biçimde birbirine bağlıdır” ifadelerini kullandı. Avrupa Komisyonunun, Birlik için kritik önem taşıyan Güney ve Doğu Akdeniz ile Körfez bölgesindeki ülkelerle ilişkilerini derinleştirme stratejisinin bir parçası olan bu adımın amaçları ve zamanlaması üzerinde durmak, uluslararası siyasetin gidişatına dair ipuçları da taşımaktadır.

    DG-MENA Nedir?
    Mart 2022’de kabul edilen Avrupa Birliği Stratejik Pusulası doğrultusunda, Avrupa Birliği Dış İlişkiler Servisinin yeniden yapılandırılması sürecinde ortaya çıkan bu yeni kurum, Avrupa Komisyonunun Akdeniz Komiseri Dubravka Suica’ya doğrudan bağlı olarak faaliyet gösterecektir. DG-MENA ile aynı gün kurulan bir diğer genel müdürlük ise Genişleme ve Doğu’yla Komşuluk Genel Müdürlüğü (DG-ENEST) adını taşımaktadır. Avrupa Komisyonu bu yeniden yapılanmanın gerekçesi olarak her bölgenin kendine özgü ihtiyaçları ve talepleri olduğunu dolayısıyla Avrupa Birliği’nin bu bölgelere hitap eden ayrı ayrı politikalar geliştirmesini kolaylaştırma amacı taşıdığını dile getirmektedir.

    Genel müdürlüğün kurulmasının hemen ardından Roma’ya giderek İtalyan Başbakanı Giorgia Meloni ile bir görüşme gerçekleştiren Suica, Avrupa Birliği ile Akdeniz’in güneyindeki ülkeleri kapsayacak bir “Akdeniz Paktı” tasarısını müzakereye açmıştır. Görüşmede Meloni’nin özellikle enerji iş birliğine önem verilmesi gerektiğine vurgu yapması ve 2023 yılında bizzat gündeme getirdiği Mattei Planı’yla Komisyonun bu girişiminin birleştirilmesi gerektiğini ifade etmesi önem taşımaktadır. İsmini İtalya’nın ulusal petrol şirketi ENI’nin kurucusu Enrico Mattei’den (1906-1962) alan plan, Afrika kıtası ile İtalya arasında enerji, ekonomi ve göç alanlarında iş birliğini güçlendirmeyi, İtalya’nın Afrika’daki nüfuzunu artırmayı ve Avrupa’nın enerji arz güvenliğini sağlamayı hedeflemektedir. DG-MENA’nın misyonunun Akdeniz ülkeleriyle uzun vadeli ve kapsamlı ortaklıklar kurmayı amaçladığını vurgulayan Suica da bu yeni genel müdürlüğün enerji güvenliği, yatırım, ekonomik kalkınma, altyapı, ulaşım, güvenlik, göç ve istihdam konularına öncelik vereceğini, ilk aşamada öncelikle Tunus, Mısır ve Ürdün’le istişarelerde bulunacaklarını ifade etmektedir.

    AB’nin MENA-GCC Genel Müdürlüğü’ne Neden İhtiyacı Var?
    Aslında birbirinden farklı özellikler taşıyan ve her biri oldukça geniş üç ayrı bölgeye (Kuzey Afrika, Ortadoğu, Körfez) hitap eden bu oluşum, Avrupa Birliği’nin teknik ve finansal donanımını kullanarak Brüksel’in ifadesiyle “ortak refah ve dayanıklılığı artırmayı” amaçlamaktadır. AB’nin bu yeni yapıyı oluşturmasının temel nedenleri birkaç başlık altında ele alınabilir:

    Ekonomik İş Birliği ve Enerji Güvenliği: Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez bölgeleri, AB için önemli enerji tedarikçilerini barındırmaktadır. Özellikle Rusya’nın Ukrayna’ya karşı Şubat 2022’de giriştiği istila savaşı sonrası Avrupa Birliği’nin Rusya’ya yönelik uyguladığı yaptırımların ve bu bağlamda Nord Stream boru hattı sisteminin akamete uğramasının, Avrupa Birliği’ni enerji tedarikini çeşitlendirme arayışlarına soktuğu bilinmektedir. GD MENA kapsamına giren ülkeler hem petrol ve doğal gaz hem de yenilenebilir enerji alanlarında AB tarafından kritik ortaklar olarak görülmektedir. AB’nin bu bölgelerle ilişkilerini daha kurumsal ve eşgüdüm içinde yürütme ihtiyacı, bu genel müdürlüğün oluşturulmasının arkasındaki önemli faktörlerden biri olarak sayılabilir.

    Düzensiz Göç Baskısı: Ortadoğu ve Kuzey Afrika, AB’ye yönelik göç akımlarının en önemli kaynaklarından ve (Sahraaltı Afrika’dan kaynaklanan göçler düşünülürse) geçiş bölgelerindendir. Bu bölgelerdeki siyasi istikrarsızlık, ekonomik krizler ve iklim değişikliği nedeniyle Avrupa kıtasına yönelik düzensiz göç akışının devam etmesine neden olmaktadır. Bu durum Avrupa Birliği kamuoylarında göç olgusuna yönelik algının giderek artan bir biçimde tehdit perspektifinden şekillenmesine yol açmaktadır. Öyle ki yükselişte olan popülist siyasal akımların temel söylemleri de göçmen karşıtlığı üzerine kurgulanmış durumdadır. Bu nedenler AB’nin göç akımlarını engelleyebilmesi ve/veya yönetebilmesi adına bölgedeki ülkelerle daha güçlü iş birlikleri kurması ihtiyacı da giderek artıyor. Yeni kurulan Genel Müdürlük, Avrupa Birliği ülkelerinin göç politikalarını daha etkin hâle getirmeyi amaçlayan bir mekanizma işlevi görmeyi amaçlamaktadır. Dünya nüfusunun hâlihazırda yüzde 13’ünü barındıran Sahraaltı Afrika’nın nüfusunun (bugünkü demografik eğilimler devam ettiği takdirde) 2050 yılına kadar ikiye katlanacağı hatta 2100 yılında 4 milyara ulaşarak dünya nüfusunun yüzde 36’sını ifade edeceği düşünüldüğünde, göçe kaynaklık eden ülkelerdeki istikrarsızlık ve kalkınma sorunları gibi temel meseleler çözümlenmedikçe sırf göçmen karşıtı polisiye tedbirlerin yeterli olmayacağı da bilinmektedir.

    Bölgesel Güvenlik ve Terörle Mücadele: Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki güvenlik tehditleri, AB’nin güvenliğini doğrudan etkilemektedir. Suriye, Lübnan, Libya ve Yemen’deki istikrarsızlık, uyuşturucu kaçakçılığı ve terör olgularıyla birlikte düşünüldüğünde Avrupa için potansiyel riskler doğurmaktadır. AB bölgedeki terör örgütleri dâhil yasa dışı aktörlerle mücadeleye daha etkili bir şekilde katkı sağlamak amacıyla bu bölgeleri mercek altına alan yeni yapılanmalara ihtiyaç duymaktadır.

    Yükselen Güçlerle Rekabet: Son yıllarda Batı-dışı oyuncuların özellikle de Çin’in Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Körfez bölgelerinde etkinliklerini arttırdığı bilinmektedir. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında bölge ülkeleriyle geliştirdiği ekonomik bağlar ve bu bölgede giderek yoğunlaşan diplomatik girişimleri ayrıca Rusya’nın Suriye’deki, Libya’daki ve Sahra bölgesindeki askerî ve diplomatik varlığı -her ne kadar Baas rejiminin düşmesiyle oradaki etkisi nispeten azalmış olsa da- Avrupa Birliği açısından meydan okuma olarak değerlendirilmektedir. AB bu bölgelere daha fazla odaklanarak Çin ve Rusya’nın etkisine karşı dengeleyici bir rol üstlenme arzusundadır. Ayrıca başta Hindistan olmak üzere Asya’daki diğer yükselen güçler de Körfez Bölgesi ve Ortadoğu’ya yönelik stratejiler geliştirmeye başlamış, Avrupa Birliği ise rakip olarak görmediği hatta Çin’i dengeleyeceğini umduğu bu ülkeyle bölgedeki girişimlerinde eş güdüm sağlayacak mekanizmalara ihtiyaç duymaktadır.

    Zamanlamanın Önemi
    Avrupa Birliği Dış İlişkiler Servisinin 2025 yılında yeniden yapılandırılmasında ve DG-MENA’nın kurulmasındaki zamanlama birkaç kritik gerekçeye dayanmaktadır:

    Ukrayna Savaşı’nın Uzayan Etkileri: 2022’de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, yukarıda da değinildiği gibi AB’nin güvenlik, enerji ve dış politika stratejilerini yeniden şekillendirmesine neden oldu. AB, Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltırken Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki enerji kaynaklarına daha fazla yönelmek durumunda kaldı. Ukrayna Savaşı’nın gidişatı belirsiz olsa da Avrupa Birliği-Rusya ilişkilerinin yakın vadede düzelmesi beklenmediğine göre Avrupa Birliği enerji güvenliği konusunda kalıcı adımlar atması gerektiği konusundaki kararlılığını sürdürmektedir.

    Suriye ve Filistin Sorunlarının Etkileri: Ekim 2023 sonrasında Filistin sorununun yeniden alevlenmesi, 2024 yılının son haftalarında ise Suriye’deki krizin yepyeni bir safhaya girmesi AB’yi bölgedeki çatışma/uzlaşma süreçlerine daha fazla müdahil olmaya zorlamaktadır. Avrupa Birliği ülkeleri, doğrudan ve dolaylı sonuçları kendilerini ilgilendiren çatışmaları daha yakından takip ederek uluslararası alanda daha fazla etki sahibi olmayı hedeflemektedir.

    Trump’ın Başkanlık Dönemi: 20 Ocak 2025 günü yemin ederek göreve başlayan Donald J. Trump’ın dış politikada izlediği çizgi, ABD’nin önceliklerinin değiştiği ve bu ülkenin giderek Kuzey Amerika’yı emniyete almaya odaklı bir dış politika geliştireceği izlenimi vermektedir. ABD’nin Trump dönemiyle birlikte Avrupalı müttefikleriyle ciddi sorunlar yaşama ihtimali de AB’nin kendi bölgesinde daha aktif bir rol oynaması için teşvik edici bir ortam yaratmaktadır. Washington’un Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgelerinin güvenlik ve istikrarına olan ilgisinin azalması, AB’yi kendi güvenlik ve ekonomik çıkarlarını daha doğrudan koruma yoluna itmektedir.

    Avrupa Birliği’nin öncelikli olarak odaklanacağı coğrafyaları bir kez daha vurgulama anlamı taşıyan bu yeni yapılanma hem küresel hem de bölgesel düzeyde sonuçlar doğurmaya adaydır. Geleneksel olarak yumuşak güç unsurlarına ve ekonomik araçlara dayalı bir dış politika izlemeye çalışan Avrupa Birliği, küresel sistemin önemli bir dönüşüm geçirdiği günümüzde daha stratejik, eş güdüm içinde ve etkili bir dış politika benimsemeye çabalamaktadır. Bölgedeki siyasi ve askerî krizlere Avrupa Birliği’nin sert güç araçlarıyla doğrudan ve ortaklaşa müdahil olması pek beklenmese de ekonomik ve diplomatik araçlarını kuvvetlendirerek ve çeşitlendirerek küresel bir aktör olarak pozisyonunu belli etme ihtiyacı da giderek daha çok hissedilmektedir. Bu bağlamda Avrupa Birliği sadece Akdeniz’in karşı sahilindeki Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkeleriyle değil özellikle Körfez İşbirliği Konseyi (GCC) üyeleriyle daha kapsamlı ticaret, enerji ve güvenlik anlaşmaları yapma niyetindedir. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi ülkelerle geliştirilen ekonomik ve savunma iş birlikleri, AB’nin kendi yakın çevresinde ayağını yere daha sağlam basma isteğini yansıtmaktadır. Elbette AB’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya yönelik artan ilgisi, Türkiye ile ilişkilerde de yeni fırsatlar ve zorluklar yaratabilir. Türkiye’nin bölgedeki etkisi göz önüne alındığında, DG-MENA’nın faaliyetleri Brüksel ile Ankara arasında bir yandan iş birliği öte yandan rekabet dinamiklerini harekete geçirme potansiyelini taşımaktadır.

    Sonuç olarak aslında Avrupa Birliği’nin uzun tarihçesinde benzerlerini daha önce de gördüğümüz “güney” açılımlarından bir yenisiyle karşı karşıyayız. Önceki girişimlerin çok da başarılı olduğunu söylemek zordur. Bu kapsamda akla ilk olarak Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin 2007’de ortaya attığı (hatta bir ara Türkiye’nin AB üyeliğine alternatif olarak sunmaya kalktığı) Akdeniz için Birlik (AiB) girişimi gelmektedir. Bu ve benzeri girişimler büyük beklentilerle duyurulmuş ancak zamanla etkisini kaybetmiştir. Şimdi AB’nin Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez bölgelerine has bir dış politika genel müdürlüğü kurması da benzer bir stratejik hamle olarak sunulmaktadır. Elbette teorik olarak enerji güvenliği, ekonomik iş birliği, göç yönetimi ve bölgesel istikrar gibi konuların AB için giderek daha önemli hâle geldiği ve AB ülkelerinin de bu konuların üzerine daha etkin bir biçimde eğilmeye ihtiyaç duydukları ortadadır. Nitekim Stratejik Pusula da AB’nin MENA bölgesindeki istikrarsızlıkları ve güvenlik tehditlerini dikkate alarak bölgedeki güvenlik ve savunma politikalarını şekillendirmeyi hedefliyordu. Bu yeni yapılanmanın gerçekten AB’yi küresel bir aktör olarak güçlendireceği konusunda kesin bir güvence vermek ise zordur. AB üyesi ülkeler arasındaki çıkar ve öncelik farklılıkları ve AB karar alma süreçlerinin yavaşlığı, daha öncekilerde olduğu gibi bu girişimin de önünde büyük bir engel oluşturma potansiyeli taşımaktadır. Avrupa Birliği’nin gerçekten stratejik bir adım mı attığı yoksa bu girişimin zaten yeterince karmaşık olan AB teşkilat şemasına yeni bir unsur eklemekten mi ibaret kalacağını somut vakalar üzerinden test etmek için 2025 yılında bölgede çok sayıda fırsat çıkacağına kesin gözüyle bakılabilir.

  • ألا يمكن لجماعة دينية متطرفة أن تتحوّل؟ فهم تحوّلات هيئة تحرير الشام والجولاني

    ألا يمكن لجماعة دينية متطرفة أن تتحوّل؟ فهم تحوّلات هيئة تحرير الشام والجولاني

    نُشر هذا المقال لأول مرة باللغة التركية في 23.12.2024

    هناك العديد من الجماعات الدينية المتطرفة في تاريخ التطرف الديني التي نشأت وتطوّرت في مرحلة ما بعد الاستقلال في دول العالم الإسلامي، ورأت استخدام العنف وسيلة لتحقيق التغيير. إلّا أن من النادر أن تشهد إحدى هذه الجماعات تحولا بدافع البراغماتية السياسية. وبلا شك أن من أهم أسباب عدم الانخراط في مراحل التحولات السياسية هو أن هذه المجموعات تضطر في كثير من الأحيان إلى التموضع بجانب الكتل السياسية التي تطالب بالتغيير ضد النظام القائم، أي أنها تقف في جبهة المعارضة. ويبدو أن من هو داخل هذه الجماعات، يمكنه تفهّم عدم تحّولها وهي التي لم يتح لها الفرصة لاختبار تجربتها في الحكم والسلطة، وكانت دائما تقف على جبهة المعارضة، وكثيرا ما كانت موجودة في مناخ سياسي غير ديمقراطي. لأنه من وجهة نظر الفاعل السياسي، فإن امتلاك المرونة الأيديولوجية والقدرة على التصرف بشكل براغماتي؛ هو أمر مرتبط بشكل مباشر بأمل وانتظار مجيء الفرصة من أجل إبداء الرأي على الساحة السياسية، وجذب الجماهير إلى صفّه والبقاء في تلك الساحة لفترة طويلة. لكننا نحن نشهد في هذه الأيام قصة تحوّل حركة دينية متطرفة وزعيمها الذي نال هذا الأمل والفرصة.

    إن هيئة تحرير الشام الجماعة التي سيطرت على العاصمة دمشق وأسقطت النظام في سوريا جراء سلسلة أحداث مثيرة جرت في ديسمبر/ كانون الأول 2024، وزعيمها أبو محمد الجولاني، هو مثال على هذا التحوّل. في واقع الأمر، الجماعة التي يقودها الجولاني هي ليست سوى واحدة من بين العديد من حركات المعارضة المسلحة التي ظهرت نتيجة محاولات قمع النظام للاحتجاجات السلمية التي خرجت ضده باستخدام العنف غير المتكافئ. حتى أننا لو قمنا بمقارنة الجولاني وحركته بمجموعات المقاومة المؤثرة الأخرى مثل أحرار الشام وجيش الإسلام وزعمائهم الذين يمتلكون كاريزما عالية مثل زهران علوش وحسن عبود وكانت ذات تأثير كبير خلال السنوات الأولى من الثورة السورية، سنرى أن الجولاني وحركته ظلّوا لفترة طويلة في موقع هامشي ومتطرف وبالتالي لم يتمكنوا من رسم انطباع يمكنّه أن يتحمل مسؤولية قيادة الثورة. ولكن عندما فشلت هذه المجموعات المؤثرة في البداية وزعماؤها أصحاب الكاريزما العالية في مواصلة وجودهم على الساحة، فإن الجولاني الذي شارك في البداية في ساحات الحرب بقرارات هامشية مثل الانتماء إلى القاعدة، برز في نهاية المطاف باعتباره الزعيم الذي حقق نجاح الثورة في سوريا. فكيف نفهم الديناميّات الأساسية لتحوّلات الجولاني التي لعبت دورا حاسما في تحوّله من الأكثر هامشية بين حركات المعارضة في البداية إلى الفاعل السياسي الأكثر تأثيرا في البلاد في نهاية المطاف؟

    عندما نعود إلى الخلف ونتناول مغامرة قصة النجاح التي قادها الجولاني، سنرى صورة قائد لم يكن يرضى بالقالب الذي كان فيه منذ البداية، وكان في بحث ومحاولات مستمرة للخروج من هذا القالب. لأن قدرة الجولاني على إعلان اختلافه وانفصاله عن تنظيم القاعدة الذي كان يعتبر التيار الرئيسي للتطرف، رغم أنه في أوائل الثلاثينيات من عمره، يكشف عن شخصيته التي كانت في بحث دائم للتغيير والوصول لمبتغاه وتشير إلى أنه قادر على اتخاذ قرارات شجاعة منذ البداية. وفي الوقت نفسه، فإن المساعي المستمرة للجولاني تجعل التحوّل الأيديولوجي الذي مرّ به في السنوات الخمس الماضية أمرا مفهوما أيضا. لأن ذلك يشير إلى أن انفصاله عن الجماعات المتطرفة المذكورة لم يكن في سياق الخلافات التنظيمية فحسب، بل كان أيضا بسبب الاختلاف الأيديولوجي الذي بدأ يظهر عليه في السنوات التالية. من جانب آخر، وفي إطار شخصيته الساعية للوصول لهدف المنشود، فإن اكتسابه قليلا من الخبرة في إدارة الدولة عندما كان يدير إدلب بعد عام 2017، تلفت الانتباه كعنصر آخر يمكن قبوله كأساس في فهم التحوّل الذي شهدته حركة دينية متطرفة وزعيمها.

    تظهر كل هذه العناصر أن التحوّلات التي شهدها الجولاني وجماعته هيئة تحرير الشام ترتكز على عاملين رئيسيين. الأول هو شخصية زعيم الحركة الذي يسعى بشكل دائم إلى تحقيق ثورة بما في ذلك التحوّل الأيديولوجي، أمّا الثاني والأهم من ذلك، هو أن هذه الحركة وزعيمها أدركا أهمية الدعم المجتمعي للسلطة السياسية وتبنّي فهم أيديولوجي مرن للحفاظ على هذا الدعم وتوسيعه، وذلك بعد أن دخلا في ممارسة عملية لإدارة السلطة بعد عام 2017. وإضافة إلى ذلك، ساهمت هذه الممارسة الإدارية إلى فهم أهمية قبول الجهات الفاعلة الدولية في سياق الوجود في المستقبل السياسي للبلاد، ويبدو أن هذا الوضع أدّى إلى تطوّر نحو المرونة على المستوى الأيديولوجي.

    ولو أخذنا بعين الاعتبار الطابع الإقصائي العقائدي للفكر السياسي للتطرف الديني في العالم الإسلامي، فإن من الأهمية البالغة بمكان أن نكون قادرين على فهم التحوّل الذي شهدته هيئة تحرير الشام وزعيمها بشكل بعيد عن الافتراضات المتداولة. في الحقيقة، عندما ننظر إلى التصريحات التي أصدرتها هيئة تحرير الشام على المستوى المؤسساتي والجولاني على المستوى الفردي خلال الأيام الأخيرة بشأن قضايا معينة، يمكننا أن نرى بكل وضوح أن هذه التصريحات لا تتوافق مع أي وضع في تاريخ الفكر الديني المتطرف. وبالإضافة إلى ذلك، فإن هذه التصريحات تشير إلى أن الجولاني شهد تحولا أيديولوجيا من الخط السلفي المتطرف المتشدد إلى خط فكري إسلامي أساسي أكثر براغماتية ومرونة.

    dini-radikal-bir-grup-donusemez-mi-htsnin-ve-el-claninin-donusumunu-anlamlandirabilmek

  • Damascus and the YPG on a Collision Course in Syria

    Damascus and the YPG on a Collision Course in Syria

    The changing dynamics in Syria, following the ouster of Bashar Assad, have set the stage for a confrontation between the new government in Damascus and the YPG — the offshoot of the PKK terrorist group — in northeastern Syria. Having achieved a degree of internal stability and made significant progress in strengthening its regional and international standing, the transitional government is now turning its attention to the broader objective of unifying Syria. For Damascus, the dissolution of all armed groups is a critical imperative for consolidating authority and restoring Syria’s territorial integrity. To that end, it has proposed a political solution to the YPG. Whether through political dialogue or military means, the transitional government appears resolute in its commitment to bring all of Syria under centralized control.

    However, the YPG has rejected Damascus’s political proposal, maintaining its ambition to preserve autonomy and control over the territories it currently occupies. Although negotiations between the two sides are ongoing, their contrasting visions for Syria’s political future have prevented meaningful progress. Meanwhile, Damascus is steadily gaining the upper hand over the YPG, consolidating its position both domestically and internationally. Yet, unwilling to acknowledge the shifting dynamics working against it, the YPG continues to drag its feet. As a result, the YPG and the transitional government are on a collision course, as their mutually exclusive objectives make the prospect of a negotiated settlement increasingly tenuous. Should the YPG persist in its intransigent stance against an increasingly confident Damascus, the prevailing deadlock is likely to endure, exacerbating tensions and heightening the risk of open confrontation.

    damascus-and-the-ypg-on-a-collision-course-in-syria

  • تراجع النفوذ السياسي لحزب الله في لبنان

    تراجع النفوذ السياسي لحزب الله في لبنان

    تم إعلان وقف إطلاق النار بين إسرائيل وحزب الله في لبنان في نوفمبر/ تشرين الثاني 2024، ونشرت بنود هذا الاتفاق إلى الرأي العام بشكل غامض نوعا ما. ويشار إلى أن من المفترض أن إحدى شروط وقف إطلاق النار المتفق عليها ولكنها غير معلنة، هو تحييد حزب الله على الساحة السياسية. وفي إطار هذا الهدف، كان هناك تطلعات لدى الرأي العام اللبناني بأن يتم انتخاب رئيس جمهورية وتشكيل حكومة في أسرع وقت ممكن. وبالفعل، وخلال فترة قصيرة بعد إعلان وقف النار، بدأ رئيس مجلس النواب نبيه برّي في التخطيط لعقد جلسة انتخابات رئاسية في 9 يناير/ كانون الثاني 2025.
    تردّدت الأحزاب في اتخاذ موقف واضح خلال المرحلة الانتخابية. ولكن نتيجة لعوامل عديدة مثل اغتيال إسرائيل لشخصيات قيادية في حزب الله، وتزايد الضغوط الداخلية والخارجية على حزب الله، والأحداث الجارية في سوريا والتدخل الفاعل لأطراف خارجية في هذه الأحداث، تم انتخاب جوزيف عون رئيسا في الدورة الثانية التي عقدت في التاريخ المحدد. وبعد ذلك تم تكليف رئيس محكمة العدل الدولية نوّاف سلام بتشكيل الحكومة. وعلى إثر ذلك يمكن القول، إن انتخاب رئيس جديد وتكليف رئيس وزراء بتشكيل حكومة جديدة وانهيار التحالفات الشيعية، هي أمور ساهمت بخسارة كبيرة للحركة السياسية الشيعية في لبنان على الساحة السياسية. وقد بدأت هذه المرحلة بعد فترة من اتفاق وقف إطلاق النار الذي لم تكن شروطه محددة بشكل واضح. هذا الوضع الجديد على الساحة السياسية، يجعل لبنان أكثر انفتاحا على تدخل أطراف خارجية أخرى في الوقت الحالي أو في المستقبل، مثل الولايات المتحدة الأمريكية وفرنسا وخاصة المملكة العربية السعودية، من أجل إيجاد حلول للمشاكل.

    الهزيمة الأولى لحزب الله: الرئيس الجديد جوزيف عون
    جدير بالذكر أنه لم يتم انتخاب رئيس في لبنان منذ 31 أكتوبر/ تشرين الأول 2022، بعدما انتهت ولاية الرئيس السابق ميشال عون. ورغم انعقاد 12 جلسة للبرلمان خلال أكثر من عامين، إلّا أن البرلمان لم ينجح في انتخاب رئيس جديد. وشهدت آليات صنع القرار أزمات خطيرة بسبب شغور منصب رئيس الجمهورية لفترة طويلة. وهذا ساهم في تقييد صلاحيات الحكومة بموجب أحكام الدستور اللبناني، وعملت الحكومة خلال هذه الفترة كحكومة مؤقتة/ تصريف أعمال.
    كان هناك اعتقاد بأن إحدى المواد في اتفاق وقف إطلاق النار في لبنان الذي دخل حيز التنفيذ في 27 نوفمبر/ تشرين الثاني 2024 والتي لم يتم التصريح بها/ الإعلان عنها للرأي العام، كانت مرتبطة بشروط انتخاب رئيسا للجمهورية. وربما لهذا السبب تدخلت جهات خارجية أيضا في المرحلة الانتخابية. ونتيجة لهذا التدخل، تم انتخاب عون رئيسا. وكان من المثير للدهشة أن مرشح حزب الله في الجولة السابقة سليمان فرنجية قد انسحب من ترشحه في الليلة التي سبقت الانتخابات. هذا الوضع هو إحدى الأمور التي أظهرت أن حزب الله كان عاجزا في الانتخابات الرئاسية. وكان التحدّي الأول الذي واجهه حزب الله على الساحة السياسية بعد وقف إطلاق النار هو الرضوخ للضغوط ودعم رئاسة جوزيف عون في الجولة الثانية للانتخابات. في الحقيقة، إن السيناريو بدون وجود رئيس جمهورية هو سيناريو مثالي بالنسبة لحزب الله الذي يطلق دائما خطابات ذات توجّه أمني مثل الادعاء بتحمله دور حماية لبنان.

    الهزيمة الثانية: تكليف نوّاف سلام بتشكيل الحكومة
    على الرغم من أن أعضاء البرلمان من حزب الله وحركة أمل لم يصوتوا لعون في الجولة الأولى، إلا أنهم دعموه في الجولة الثانية. ويشار هنا إلى أن مفاوضات جرت بين الجولتين. وهناك ادّعاء تداوله الرأي العام اللبناني أيضا أن حزب الله وحركة أمل وضعا شرطا لدعم عون في الجولة الثانية وهو أن يتم تكليف مرشحهم نجيب ميقاتي لرئاسة الوزراء وتشكيل الحكومة الجديدة. ولكن رغم هذا الاتفاق، إلّا أن الرئيس الجديد جوزيف عون قام بعد وقت قصير من توليه منصبه بتكليف رئيس محكمة العدل الدولية سلام بتشكيل الحكومة. ولاقى هذا الوضع انتقادات حادة من حزب الله. لدرجة أن حزب الله اتهم الرئيس عون باستبعادهم من المرحلة المقبلة. وبذلك تم اعتبار تكليف سلام بتشكيل الحكومة، الهزيمة الثانية لحزب الله على الساحة السياسية.

    نفي مزاعم تخصيص وزارة لجماعة شيعية
    رغم أن حزب الله والجماعة الشيعية الأخرى حركة أمل انتقدا تكليف سلام بتشكيل الحكومة، إلا أنهما من أجل ألا يتم إبعادهما سياسيا، زعما أن بعض الوزارات سيتم منحها لجماعات شيعية. وزعم رئيس مجلس النواب رئيس حركة أمل نبيه بري، بأن هناك اتفاقا يقضي بضرورة منح وزارة المالية إلى الجماعات الشيعية، في إشارة إلى اتفاق الطائف الذي أنهى الحرب الأهلية بين الفرقاء اللبنانيين ويعتبر غالبا نصا مؤسسا أعلى من الدستور.
    من جانبه أوضح سلام المكلف بتشكيل حكومة جديدة أنه لا يوجد توافق من هذا القبيل في إطار اتفاق الطائف، بل على العكس أن المادة 95 من الدستور تمنع مثل هذه التقاسم. جدير بالذكر أنه تم تعيين ممثلين عن مجموعات أخرى في منصب وزير المالية في فترات ما بعد اتفاق الطائف. ولذلك ليس هناك بند واضح بأن الوزارة يتم تخصيصها للطائفة الشيعية. ويبدو من ذلك أن سلام يعارض بشكل عام مزاعم تخصيص مقاعد وزارية لمجموعة طائفية، كما يعارض تخصيص مقاعد وزارية للشيعة بشكل خاص. ومن المرجح أن نشهد في الأيام المقبلة تشكيل حكومة يتراجع فيها النفوذ الشيعي المباشر أو غير المباشر مقارنة بالفترة السابقة. هذا الواقع الجديد يشير إلى سيناريو تتراجع فيه الحركة السياسية الشيعية أكثر إلى الوراء.

    تفكّك التحالفات التي تضم الحركة السياسية الشيعية
    تشير الأمثلة التي تم ذكرها أعلاه إلى أن الحركة السياسية الشيعية دخلت مرحلة تراجع بسبب التطورات التي أعقبت وقف إطلاق النار. وبناء على هذه المرحلة، يمكن القول أيضا إن هناك تفككا بين الحركة السياسية الشيعية وحلفائها. جدير بالذكر أن حزب الله يتحرك على الساحة السياسية خلال السنوات الأخيرة مع حركة أمل الشيعية وحليفه المسيحي التيار الوطني الحر.
    ورأينا بعد وقف إطلاق النار لاسيما خلال مرحلة الانتخابات الرئاسية، أن زعيم التيار الوطني الحر جبران باسيل بدأ بتوجيه انتقادات حادة للحركات السياسية الشيعية وخاصة حزب الله، وأكد أنه لم يعد هناك أي أرضية للتوافق بينها. هذه القطيعة تعني انتهاء تحالف استمر قرابة عشرين عاما.
    وحتى أعضاء حركة أمل الذين يعتبرون حلفاء دائمين لحزب الله، يبدو أن لديهم ميولا إلى الابتعاد عن الخطاب السياسي لحزب الله. على سبيل المثال، خرج أهالي الجنوب قبل أيام في تظاهرات في أحياء بيروت رافعين أعلاما تحمل شعارات حزب الله احتفالا بعودتهم إلى قراهم. وجاءت هذه التظاهرات بمثابة انعكاس للمزاعم بأن العودة تمثل انتصارا لحزب الله. لكن نبيه برّي اتخذ موقفا ضد هذه التظاهرات ووصفها بالتحريضية. لأن بحسب الأغلبية، عودة اللبنانيين إلى منازلهم في الجنوب يجب أن تعتبر نجاحا لسلطة الدولة وليس لحزب الله. ومثال آخر على ذلك، هو التركيز مؤخرا في وسائل الإعلام اللبنانية على طبيعة الهوية اللبنانية أو المحلية لحركة أمل. والهدف من هذه الدعاية هو تسليط الضوء على الخلافات بين حركة أمل وحزب الله، إضافة إلى عزل حزب الله عن الساحة السياسية.
    وفي النتيجة، فإن الفترة التي أعقبت وقف إطلاق النار في لبنان الذي تم إعلانه في نوفمبر/ تشرين الثاني من العام الماضي، تسببت في خسائر كبيرة للحركة السياسية الشيعية على الساحة السياسية. حيث قوبلت قضايا مثل انتخاب رئيس للجمهورية وتكليف سلام بتشكيل الحكومة بردود أفعال من حزب الله وحركة أمل. وهناك رأي سائد في الأوساط اللبنانية يشير إلى أن التيار الشيعي لن يكون له تأثير يذكر في الحكومة التي سيتم تشكيلها مستقبلا. أي أن من الواضح أن هناك عملية تراجع. وتمنح هذه المرحلة للجهات الفاعلة الخارجية مثل الولايات المتحدة وفرنسا والمملكة العربية السعودية بشكل خاص، الفرصة للتدخل في الساحة البنانية، كما تفتح أيضا المجال أمام مرشحين محتملين آخرين.
    نُشر هذا المقال لأول مرة باللغة التركية في 05.02.2025

  • Levant’ta Diplomatik Ziyaretler Işığında Değişen Bölge Dinamikleri

    Levant’ta Diplomatik Ziyaretler Işığında Değişen Bölge Dinamikleri

    Tarih: 07 Şubat 2025, Cuma
    Saat: 15:30

    Panel dili Türkçe olacaktır.

    Panel ORSAM YouTube, Twitter ve Facebook hesaplarından canlı yayımlanacaktır.

    Moderatör:

    • Dr. Oytun Orhan – ORSAM Levant Çalışmaları Koordinatörü

    Konuşmacılar:

    • Gökhan Ereli- ORSAM Körfez Çalışmaları Koordinatörü
    • Dr. Çağatay Balcı – İRAM Araştırmacısı
    • Gökhan Batu – ORSAM Levant Çalışmaları Uzmanı
  • Lübnan’da Hizbullah’ın Siyasi Etkisi Azalıyor

    Lübnan’da Hizbullah’ın Siyasi Etkisi Azalıyor

    Lübnan’da 2024 yılının Kasım ayında İsrail ile kararlaştırılan ateşkes hükümleri oldukça muğlak şekilde kamuoyuyla paylaşıldı. Ateşkesin ilan edilmeyen maddelerinden birisinin Hizbullah’ın siyasi sahnede etkisizleştirilmesi olduğu kabul görmüş bir varsayımdı. Bu hedefe bağlı olarak Lübnan’da ivedi şekilde bir cumhurbaşkanının seçilmesi ve hükûmetin kurulması konusunda Lübnan kamuoyunda bir beklenti vardı. Nitekim kısa süre içinde Meclis Başkanı Nebih Berri 9 Ocak 2025 tarihi için bir cumhurbaşkanlığı seçim oturumu planladı.

    Seçim sürecinde partiler açık bir tavır almaktan çekindiler. Ancak İsrail’in Hizbullah’ın önde gelen isimlerini öldürmesi, Hizbullah üzerindeki iç ve dış baskıların artması, Suriye’de yaşanan süreç ve dış aktörlerin sürece aktif müdahalesi gibi faktörlerin etkisiyle, söz konusu tarihte gerçekleştirilen ikinci oturumda Joseph Avn cumhurbaşkanı olarak seçildi. Sonrasında Uluslararası Adalet Divanı (UAD) başkanı Nevvaf Selam hükûmeti kurmak için yetkilendirildi. Lübnan’da siyasal Şii hareketi; yeni cumhurbaşkanı, başbakan ve Şii hareketin ittifaklarının bozulması gibi süreçlerle siyasi arenada ciddi şekilde kan kaybetti. Bu süreç hükümleri net bir şekilde belirlenmemiş bir ateşkes döneminin ardından başlamıştı. Siyasi sahnedeki bu yeni durum Lübnan’ı hâlihazırda veya ilerleyen dönemde problemlerin çözümü noktasında ABD, Fransa ve özellikle Suudi Arabistan gibi diğer dış aktörlerin müdahalesine daha açık hâle getirmektedir.

    Hizbullah İçin İlk Yenilgi: Yeni Cumhurbaşkanı Joseph Avn
    Lübnan’da önceki Cumhurbaşkanı Mişel Avn’ın görev süresinin sona erdiği 31 Ekim 2022 tarihinden beri bir cumhurbaşkanı seçilemiyordu. Parlamentoda 2 yılı aşkın süre içinde 12 oturum yapılmasına rağmen bir cumhurbaşkanı seçilemedi. Cumhurbaşkanlığı koltuğunun uzun süre boş kalmasıyla irtibatlı olarak karar alma mekanizmalarında ciddi krizlerle karşılaşıldı. Nitekim bu süre zarfında hükûmet, Lübnan anayasası hükümleri kapsamında kabul edilen yetkileri kısıtlanmış geçici/bekçi hükûmet şeklinde faaliyet gösterdi.

    27 Kasım 2024 tarihinde yürürlüğe giren Lübnan ateşkesinin kamuoyuna yansımayan/ilan edilmeyen bir maddesinin cumhurbaşkanın seçilmesi şartıyla ilişkili olduğuna inanılıyordu. Belki de bu gerekçeyle; dış aktörler de seçim sürecine dâhil oldular. Bu müdahale neticesinde Avn cumhurbaşkanı olarak seçildi. Seçimden önceki akşam Hizbullah’ın önceki turdaki adayı Süleyman Franciyye’nin adaylıktan çekilmesi ilgi çekiciydi. Bu durum Hizbullah’ın cumhurbaşkanlığı seçimlerinde çaresiz kaldığını gösteren hususlardan birisidir. Hizbullah’ın ateşkes sonrasında siyasi sahnede yüzleştiği ilk zorluk, baskılara boyun eğerek Avn’ın cumhurbaşkanlığını ikinci turda desteklemek oldu. Nitekim cumhurbaşkanının olmadığı bir senaryo Lübnan’ın koruyuculuğu iddiası gibi güvenlikçi söylemler üreten Hizbullah için idealdir.

    İkinci Yenilgi: Hükûmet Kurma Görevi Nevvaf Selam’a Verildi
    İlk oturumda Hizbullah ve Emel hareketi mensupları Avn için oy vermezken ikinci turda Avn’ı desteklediler. İki oturum arasında müzakerelerin yapıldığı bilinmektedir. Hizbullah ve Emel Hareketi’nin müzakerelerde kendi istedikleri başbakan adayı olan Necip Mikatî’nin hükûmeti kurmakla görevlendirilmesi şartına karşılık Avn’ı desteklediği de Lübnan kamuoyuna yansıyan bir iddiaydı. Bu ittifaka rağmen Avn göreve geldikten kısa süre sonra UAD başkanı Selam’ı hükûmeti kurmakla görevlendirdi. Bu durum Hizbullah tarafından yoğun şekilde eleştirildi. Öyle ki Hizbullah Cumhurbaşkanı Avn’ı kendilerini süreçte dışlamakla suçladı. Selam’a hükûmet kurma görevinin verilmesi Hizbullah’ın siyaset sahnesinde aldığı ikinci mağlubiyet oldu.

    Şii Gruba Ayrılan Bakanlık İddiası Reddedildi
    Hizbullah ve kısmen diğer Şii grup olan Emel Hareketi hükûmeti kurma görevi kendisine tevdi edilen Selam’ı eleştirmiş olsalar da siyasi açıdan tecrit edilmemek için bazı bakanlıkların Şii grubuna tahsis edildiği iddiasıyla ortaya çıktılar. Meclis başkanı ve Emel Hareketi’nin lideri Berri; Lübnanlı aktörler arasındaki iç savaşı sona erdiren ve çoğu zaman anayasadan dahi üstün bir kurucu metin olarak kabul edilen Taif Mutabakatı’na atıf yaparak Maliye Bakanlığının bu mutabakat kapsamında Şiilere tahsis edildiğini iddia etti.

    Hükûmeti kurmakla görevlendirilen Selam ise Taif Mutabakatı hükümleri çerçevesinde böyle bir mutabakat olmadığını aksine anayasanın 95. maddesinin böyle bir paylaşımı yasakladığını belirtti. Gerçekten de Taif sonrasında uygulamada Maliye Bakanlığı pozisyonuna diğer gruplardan temsilcilerin atandığı bilinmektedir. Dolayısıyla Şii grup için ayrılmış sabit bir pozisyon yoktur. Selam’ın genelde bir mezhep grubuna tahsis edilmiş bakanlık, özelde ise Şiiler için ayrılmış bakanlık koltuğu iddialarına açıkça karşı olduğu görülmektedir. İlerleyen günlerde doğrudan veya dolaylı Şii etkisinin geçtiğimiz döneme göre azaldığı bir kabine görmemiz muhtemeldir. Bu gerçeklik Şii siyasi hareketinin daha da geri plana çekileceği bir senaryo manasına gelmektedir.

    Şii Siyasi Hareketinin Dâhil Olduğu İttifaklar Çözülüyor
    Bahsedilen somut örnekler Şii siyasi hareketinin ateşkes sonrası gelişmelere bağlı olarak gerileme sürecine girdiğini göstermektedir. Bu sürece bağlı olarak Şii siyasi hareketi ve müttefikleri arasında bir çözülmenin varlığından da bahsedilebilir. Hizbullah’ın geçtiğimiz senelerde siyasi arenada Hristiyan müttefiki Özgür Yurtsever Hareketi (ÖYH) ve Emel ile hareket ettiği bilinmektedir.

    Ateşkes sonrası özellikle cumhurbaşkanlığı seçim sürecinde ÖYH lideri Bassil’in siyasal Şii hareketlerini özellikle Hizbullah’ı oldukça sert şekilde eleştirdiği ve aralarında artık uzlaşı zemininin kalmadığını vurguladığı görülmektedir. Bu kopuş yirmi yıla yakın süre devam eden bir ittifakın bozulması manasına gelmektedir.

    Hizbullah’ın daimî müttefiki olarak kabul edilen Emel mensuplarında bile Hizbullah’ın siyasi söylemlerinden ayrılma eğilimi olduğu görülmektedir. Mesela birkaç gün önce güney halkı köylerine geri dönüşlerini kutlamak için Hizbullah logolu bayraklarla Beyrut’un mahallelerinde bazı gösteriler düzenlediler. Bu gösteriler geri dönüşlerin Hizbullah’ın zaferi olduğu iddialarının bir yansımasıydı. Berri, bu gösterilere karşı bir tavır aldı ve gösterileri bir kışkırtma olarak nitelendirdi. Çünkü çoğunluğa göre Lübnan halkının güneydeki evlerine geri dönüşü Hizbullah’ın değil devlet otoritesinin bir başarısı olarak kabul edilmelidir. Bir diğer örnek ise son günlerde Lübnan medyasında ciddi şekilde Emel hareketinin Lübnanlılığına ya da yerelliğine yapılan vurgulardır. Bu propagandaların amacı Emel ve Hizbullah arasındaki farklılıkları belirginleştirmek ve Hizbullah’ı yalnızlaştırmaktır.

    Sonuç olarak geçtiğimiz senenin kasım ayında ilan edilen Lübnan ateşkesinden sonraki süreç, Şii siyasi hareketinin siyasi arenada kayıplar yaşamasına sebep oldu. Cumhurbaşkanın seçilmesi ve hükûmet kurma görevinin Selam’a verilmesi Hizbullah ve Emel tarafından tepkiyle karşılandı. Şii hareketinin ilerleyen günlerde kurulacak hükûmette etkisinin az olacağı düşüncesi hâkimdir. Bir gerileme sürecinin olduğu açıktır. Bu süreç; ABD, Fransa ve özellikle Suudi Arabistan gibi dış aktörlere Lübnan oyununa müdahale imkânı tanıdığı gibi başka muhtemel adaylara da alan açmaktadır.

  • A Failure Not Just for Halevi, But Also for Netanyahu, Eisenkot, and Kochavi

    A Failure Not Just for Halevi, But Also for Netanyahu, Eisenkot, and Kochavi

    Introduction
    Israel’s  Chief of Staff Herzi Halevi announced on 24 January 2025 that he would resign on 6 March, citing responsibility for the security failures of the 7 October attacks. Shortly afterward, the commander of the Southern Command, Yaron Finkelman, also declared his intent to resign for the same reason, though without specifying a date. While these resignations appear to be directly linked to the failures of 7 October, they also reflect a deeper rift between the government and the upper echelons of the Israeli military. This divide spans a range of issues, including the recently revived judicial overhaul, the Gaza war, and broader strategic objectives.

    At its core, this conflict stems from two key dynamics: first, the far-right government’s ambition to reshape Israel’s security and judicial institutions; second, the political leadership’s attempt to deflect responsibility for the 7 October failure onto bureaucratic bodies with limited public communication channels. Notably, Halevi’s decision to resign before the fragile ceasefire process enters its second phase—and his call for a comprehensive investigation—suggests that his departure is not merely about personal accountability. Instead, it highlights the broader issue of political leaders refusing to take responsibility for their role in the crisis. Given these developments, it is likely that resignations may extend beyond the military to other security institutions, particularly Shin Bet.

    The political leadership’s role in the intelligence breakdown
    One of the most striking aspects of this failure was the Israeli political leadership’s overconfidence in its assumption that Hamas had been deterred. National Security Advisor Tsachi Hanegbi even publicly asserted that Hamas was no longer a threat—an assessment that likely contributed to intelligence agencies underestimating the risk. Reports also indicate that warnings from Egypt were overlooked due to Israel’s focus on tensions with Hezbollah in the north and increasing instability in the West Bank since 2022. The intelligence failure of 7 October, given the central role intelligence plays in Israel’s military doctrine, has directly impacted the effectiveness of the Gaza operation in its aftermath. In this context, shortcomings in threat assessment, intelligence gathering, and analytical failures within intelligence agencies did not merely enable the initial breach but also undermined Israel’s ability to advance in Gaza in its aftermath. Going forward, discussions about military doctrine and reforms must be understood in direct relation to these intelligence failures, highlighting their interconnected nature.

    Military reforms and unfinished strategies
    Since the 2006 Lebanon War, the Israeli army has undergone three major reform initiatives, two of which were implemented under former military chiefs, Gadi Eisenkot —who is now aligned with Benny Gantz in the National Unity Party— and Aviv Kochavi. These reforms aimed to build a more mobile, intelligence-driven force capable of fighting on multiple fronts, particularly in asymmetric warfare scenarios. The restructuring of army ground forces was primarily a response to the shortcomings of 2006, where Israel’s ground operations struggled to achieve decisive success. Despite these reforms, however, Israel has yet to fully neutralise the threats from either Hezbollah or Hamas. In both cases, high-precision, intelligence-driven operations have been emphasised, yet the actual results remain limited. For instance, while Hezbollah’s leadership has been severely weakened through targeted operations, Israeli forces have struggled to push beyond a 5-10 km depth in ground offensives. In Gaza, the objective of completely dismantling Hamas has not been achieved, and intelligence failures have prolonged Israel’s struggle for operational control.

    Tensions between the military and Netanyahu’s government
    Halevi assumed office on 16 January 2023, just as the country was engulfed in political turmoil over Netanyahu’s judicial overhaul. His tenure was not just about managing security challenges; it also involved navigating the impact of deep societal divisions affecting the military. During this period, Israel witnessed one of its largest protest movements, with tens of thousands of demonstrators taking to the streets every Sunday until 7 October. This societal polarisation extended into the military, with reservists refusing to participate in training exercises. Numerous warnings were issued about the impact of these divisions on national deterrence, but Netanyahu’s government largely ignored them. Even before the dissolution of the War Cabinet, Halevi and the upper echelons of the military were able to navigate decision-making processes more smoothly, largely due to former Israeli Defence Minister Yoav Gallant’s role as a bridge between the sides. However, the dissolution of the War Cabinet, followed by Gallant’s dismissal, further weakened Halevi’s position and made communication between the parties more difficult. Thereafter, Halevi clashed with Netanyahu over key aspects of the war in Gaza, including its operational goals and the question of who would govern Gaza after Hamas. Meanwhile, Israel’s relatively successful operations against Hezbollah in the north were politically credited to Netanyahu rather than the military. Halevi also became a target of the Netanyahu family, facing accusations of undermining the government—going as far as being labelled a potential coup plotter. These attacks further illustrate how the government has sought to shift blame onto military leadership.

    Conclusion: A political reckoning ahead?.
    The resignations of Halevi and Finkelman suggest that the Netanyahu government is using military leadership as scapegoats to shield itself from responsibility. Halevi, in particular, operated under the strategic legacy of Eisenkot and Kochavi, as well as the political framework set by Netanyahu’s cabinet, which insisted that Hamas had been successfully deterred. His share of the blame in the 7 October failure is no greater than that of his predecessors or political decision-makers. As the resignation process unfolds, it is likely that the Israeli public will demand greater transparency regarding both the war effort and the government’s failures leading up to 7 October. Regardless of how these events play out, Israel’s political landscape is set to face even greater polarisation, crises, and internal disputes in the coming months.