Kategori: Körfez

  • Avrupa Birliği’nin Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez Genel Müdürlüğü: Zamanlama, Gerekçeler ve Stratejik Anlam

    Avrupa Birliği’nin Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez Genel Müdürlüğü: Zamanlama, Gerekçeler ve Stratejik Anlam

    Avrupa Birliği (AB) 1 Şubat 2025 tarihinde ekonomik kalkınma, güvenlik, enerji ve göç konularında iş birliğini artırmayı hedefleyen ve 500 kişilik geniş bir kadroya sahip olan “Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez Genel Müdürlüğü”nün (DG-MENA) kurulduğunu duyurdu. Başına 2021’den bu yana Avrupa Birliği Dış İlişkiler Servisinin başkanlığını yürüten deneyimli İtalyan diplomat Stefano Sannino’nun atandığı bu yeni oluşum, AB tarafından yakın bölgesindeki jeopolitik ve ekonomik dinamikleri yönlendirme amacı taşıyan stratejik bir hamle olarak değerlendirilmektedir. Nitekim Sannino göreve geldiği gün paylaştığı X mesajında “Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez, Avrupa Birliği için hayati öneme sahip bölgelerdir. Bu bölgelerle ilişkileri yeni bir seviyeye taşımak için Avrupa Komisyonunun tüm gücünü harekete geçirmek istiyoruz. Toplumlarımızın geleceği ayrılmaz biçimde birbirine bağlıdır” ifadelerini kullandı. Avrupa Komisyonunun, Birlik için kritik önem taşıyan Güney ve Doğu Akdeniz ile Körfez bölgesindeki ülkelerle ilişkilerini derinleştirme stratejisinin bir parçası olan bu adımın amaçları ve zamanlaması üzerinde durmak, uluslararası siyasetin gidişatına dair ipuçları da taşımaktadır.

    DG-MENA Nedir?
    Mart 2022’de kabul edilen Avrupa Birliği Stratejik Pusulası doğrultusunda, Avrupa Birliği Dış İlişkiler Servisinin yeniden yapılandırılması sürecinde ortaya çıkan bu yeni kurum, Avrupa Komisyonunun Akdeniz Komiseri Dubravka Suica’ya doğrudan bağlı olarak faaliyet gösterecektir. DG-MENA ile aynı gün kurulan bir diğer genel müdürlük ise Genişleme ve Doğu’yla Komşuluk Genel Müdürlüğü (DG-ENEST) adını taşımaktadır. Avrupa Komisyonu bu yeniden yapılanmanın gerekçesi olarak her bölgenin kendine özgü ihtiyaçları ve talepleri olduğunu dolayısıyla Avrupa Birliği’nin bu bölgelere hitap eden ayrı ayrı politikalar geliştirmesini kolaylaştırma amacı taşıdığını dile getirmektedir.

    Genel müdürlüğün kurulmasının hemen ardından Roma’ya giderek İtalyan Başbakanı Giorgia Meloni ile bir görüşme gerçekleştiren Suica, Avrupa Birliği ile Akdeniz’in güneyindeki ülkeleri kapsayacak bir “Akdeniz Paktı” tasarısını müzakereye açmıştır. Görüşmede Meloni’nin özellikle enerji iş birliğine önem verilmesi gerektiğine vurgu yapması ve 2023 yılında bizzat gündeme getirdiği Mattei Planı’yla Komisyonun bu girişiminin birleştirilmesi gerektiğini ifade etmesi önem taşımaktadır. İsmini İtalya’nın ulusal petrol şirketi ENI’nin kurucusu Enrico Mattei’den (1906-1962) alan plan, Afrika kıtası ile İtalya arasında enerji, ekonomi ve göç alanlarında iş birliğini güçlendirmeyi, İtalya’nın Afrika’daki nüfuzunu artırmayı ve Avrupa’nın enerji arz güvenliğini sağlamayı hedeflemektedir. DG-MENA’nın misyonunun Akdeniz ülkeleriyle uzun vadeli ve kapsamlı ortaklıklar kurmayı amaçladığını vurgulayan Suica da bu yeni genel müdürlüğün enerji güvenliği, yatırım, ekonomik kalkınma, altyapı, ulaşım, güvenlik, göç ve istihdam konularına öncelik vereceğini, ilk aşamada öncelikle Tunus, Mısır ve Ürdün’le istişarelerde bulunacaklarını ifade etmektedir.

    AB’nin MENA-GCC Genel Müdürlüğü’ne Neden İhtiyacı Var?
    Aslında birbirinden farklı özellikler taşıyan ve her biri oldukça geniş üç ayrı bölgeye (Kuzey Afrika, Ortadoğu, Körfez) hitap eden bu oluşum, Avrupa Birliği’nin teknik ve finansal donanımını kullanarak Brüksel’in ifadesiyle “ortak refah ve dayanıklılığı artırmayı” amaçlamaktadır. AB’nin bu yeni yapıyı oluşturmasının temel nedenleri birkaç başlık altında ele alınabilir:

    Ekonomik İş Birliği ve Enerji Güvenliği: Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez bölgeleri, AB için önemli enerji tedarikçilerini barındırmaktadır. Özellikle Rusya’nın Ukrayna’ya karşı Şubat 2022’de giriştiği istila savaşı sonrası Avrupa Birliği’nin Rusya’ya yönelik uyguladığı yaptırımların ve bu bağlamda Nord Stream boru hattı sisteminin akamete uğramasının, Avrupa Birliği’ni enerji tedarikini çeşitlendirme arayışlarına soktuğu bilinmektedir. GD MENA kapsamına giren ülkeler hem petrol ve doğal gaz hem de yenilenebilir enerji alanlarında AB tarafından kritik ortaklar olarak görülmektedir. AB’nin bu bölgelerle ilişkilerini daha kurumsal ve eşgüdüm içinde yürütme ihtiyacı, bu genel müdürlüğün oluşturulmasının arkasındaki önemli faktörlerden biri olarak sayılabilir.

    Düzensiz Göç Baskısı: Ortadoğu ve Kuzey Afrika, AB’ye yönelik göç akımlarının en önemli kaynaklarından ve (Sahraaltı Afrika’dan kaynaklanan göçler düşünülürse) geçiş bölgelerindendir. Bu bölgelerdeki siyasi istikrarsızlık, ekonomik krizler ve iklim değişikliği nedeniyle Avrupa kıtasına yönelik düzensiz göç akışının devam etmesine neden olmaktadır. Bu durum Avrupa Birliği kamuoylarında göç olgusuna yönelik algının giderek artan bir biçimde tehdit perspektifinden şekillenmesine yol açmaktadır. Öyle ki yükselişte olan popülist siyasal akımların temel söylemleri de göçmen karşıtlığı üzerine kurgulanmış durumdadır. Bu nedenler AB’nin göç akımlarını engelleyebilmesi ve/veya yönetebilmesi adına bölgedeki ülkelerle daha güçlü iş birlikleri kurması ihtiyacı da giderek artıyor. Yeni kurulan Genel Müdürlük, Avrupa Birliği ülkelerinin göç politikalarını daha etkin hâle getirmeyi amaçlayan bir mekanizma işlevi görmeyi amaçlamaktadır. Dünya nüfusunun hâlihazırda yüzde 13’ünü barındıran Sahraaltı Afrika’nın nüfusunun (bugünkü demografik eğilimler devam ettiği takdirde) 2050 yılına kadar ikiye katlanacağı hatta 2100 yılında 4 milyara ulaşarak dünya nüfusunun yüzde 36’sını ifade edeceği düşünüldüğünde, göçe kaynaklık eden ülkelerdeki istikrarsızlık ve kalkınma sorunları gibi temel meseleler çözümlenmedikçe sırf göçmen karşıtı polisiye tedbirlerin yeterli olmayacağı da bilinmektedir.

    Bölgesel Güvenlik ve Terörle Mücadele: Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki güvenlik tehditleri, AB’nin güvenliğini doğrudan etkilemektedir. Suriye, Lübnan, Libya ve Yemen’deki istikrarsızlık, uyuşturucu kaçakçılığı ve terör olgularıyla birlikte düşünüldüğünde Avrupa için potansiyel riskler doğurmaktadır. AB bölgedeki terör örgütleri dâhil yasa dışı aktörlerle mücadeleye daha etkili bir şekilde katkı sağlamak amacıyla bu bölgeleri mercek altına alan yeni yapılanmalara ihtiyaç duymaktadır.

    Yükselen Güçlerle Rekabet: Son yıllarda Batı-dışı oyuncuların özellikle de Çin’in Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Körfez bölgelerinde etkinliklerini arttırdığı bilinmektedir. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında bölge ülkeleriyle geliştirdiği ekonomik bağlar ve bu bölgede giderek yoğunlaşan diplomatik girişimleri ayrıca Rusya’nın Suriye’deki, Libya’daki ve Sahra bölgesindeki askerî ve diplomatik varlığı -her ne kadar Baas rejiminin düşmesiyle oradaki etkisi nispeten azalmış olsa da- Avrupa Birliği açısından meydan okuma olarak değerlendirilmektedir. AB bu bölgelere daha fazla odaklanarak Çin ve Rusya’nın etkisine karşı dengeleyici bir rol üstlenme arzusundadır. Ayrıca başta Hindistan olmak üzere Asya’daki diğer yükselen güçler de Körfez Bölgesi ve Ortadoğu’ya yönelik stratejiler geliştirmeye başlamış, Avrupa Birliği ise rakip olarak görmediği hatta Çin’i dengeleyeceğini umduğu bu ülkeyle bölgedeki girişimlerinde eş güdüm sağlayacak mekanizmalara ihtiyaç duymaktadır.

    Zamanlamanın Önemi
    Avrupa Birliği Dış İlişkiler Servisinin 2025 yılında yeniden yapılandırılmasında ve DG-MENA’nın kurulmasındaki zamanlama birkaç kritik gerekçeye dayanmaktadır:

    Ukrayna Savaşı’nın Uzayan Etkileri: 2022’de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, yukarıda da değinildiği gibi AB’nin güvenlik, enerji ve dış politika stratejilerini yeniden şekillendirmesine neden oldu. AB, Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltırken Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki enerji kaynaklarına daha fazla yönelmek durumunda kaldı. Ukrayna Savaşı’nın gidişatı belirsiz olsa da Avrupa Birliği-Rusya ilişkilerinin yakın vadede düzelmesi beklenmediğine göre Avrupa Birliği enerji güvenliği konusunda kalıcı adımlar atması gerektiği konusundaki kararlılığını sürdürmektedir.

    Suriye ve Filistin Sorunlarının Etkileri: Ekim 2023 sonrasında Filistin sorununun yeniden alevlenmesi, 2024 yılının son haftalarında ise Suriye’deki krizin yepyeni bir safhaya girmesi AB’yi bölgedeki çatışma/uzlaşma süreçlerine daha fazla müdahil olmaya zorlamaktadır. Avrupa Birliği ülkeleri, doğrudan ve dolaylı sonuçları kendilerini ilgilendiren çatışmaları daha yakından takip ederek uluslararası alanda daha fazla etki sahibi olmayı hedeflemektedir.

    Trump’ın Başkanlık Dönemi: 20 Ocak 2025 günü yemin ederek göreve başlayan Donald J. Trump’ın dış politikada izlediği çizgi, ABD’nin önceliklerinin değiştiği ve bu ülkenin giderek Kuzey Amerika’yı emniyete almaya odaklı bir dış politika geliştireceği izlenimi vermektedir. ABD’nin Trump dönemiyle birlikte Avrupalı müttefikleriyle ciddi sorunlar yaşama ihtimali de AB’nin kendi bölgesinde daha aktif bir rol oynaması için teşvik edici bir ortam yaratmaktadır. Washington’un Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgelerinin güvenlik ve istikrarına olan ilgisinin azalması, AB’yi kendi güvenlik ve ekonomik çıkarlarını daha doğrudan koruma yoluna itmektedir.

    Avrupa Birliği’nin öncelikli olarak odaklanacağı coğrafyaları bir kez daha vurgulama anlamı taşıyan bu yeni yapılanma hem küresel hem de bölgesel düzeyde sonuçlar doğurmaya adaydır. Geleneksel olarak yumuşak güç unsurlarına ve ekonomik araçlara dayalı bir dış politika izlemeye çalışan Avrupa Birliği, küresel sistemin önemli bir dönüşüm geçirdiği günümüzde daha stratejik, eş güdüm içinde ve etkili bir dış politika benimsemeye çabalamaktadır. Bölgedeki siyasi ve askerî krizlere Avrupa Birliği’nin sert güç araçlarıyla doğrudan ve ortaklaşa müdahil olması pek beklenmese de ekonomik ve diplomatik araçlarını kuvvetlendirerek ve çeşitlendirerek küresel bir aktör olarak pozisyonunu belli etme ihtiyacı da giderek daha çok hissedilmektedir. Bu bağlamda Avrupa Birliği sadece Akdeniz’in karşı sahilindeki Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkeleriyle değil özellikle Körfez İşbirliği Konseyi (GCC) üyeleriyle daha kapsamlı ticaret, enerji ve güvenlik anlaşmaları yapma niyetindedir. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi ülkelerle geliştirilen ekonomik ve savunma iş birlikleri, AB’nin kendi yakın çevresinde ayağını yere daha sağlam basma isteğini yansıtmaktadır. Elbette AB’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya yönelik artan ilgisi, Türkiye ile ilişkilerde de yeni fırsatlar ve zorluklar yaratabilir. Türkiye’nin bölgedeki etkisi göz önüne alındığında, DG-MENA’nın faaliyetleri Brüksel ile Ankara arasında bir yandan iş birliği öte yandan rekabet dinamiklerini harekete geçirme potansiyelini taşımaktadır.

    Sonuç olarak aslında Avrupa Birliği’nin uzun tarihçesinde benzerlerini daha önce de gördüğümüz “güney” açılımlarından bir yenisiyle karşı karşıyayız. Önceki girişimlerin çok da başarılı olduğunu söylemek zordur. Bu kapsamda akla ilk olarak Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin 2007’de ortaya attığı (hatta bir ara Türkiye’nin AB üyeliğine alternatif olarak sunmaya kalktığı) Akdeniz için Birlik (AiB) girişimi gelmektedir. Bu ve benzeri girişimler büyük beklentilerle duyurulmuş ancak zamanla etkisini kaybetmiştir. Şimdi AB’nin Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez bölgelerine has bir dış politika genel müdürlüğü kurması da benzer bir stratejik hamle olarak sunulmaktadır. Elbette teorik olarak enerji güvenliği, ekonomik iş birliği, göç yönetimi ve bölgesel istikrar gibi konuların AB için giderek daha önemli hâle geldiği ve AB ülkelerinin de bu konuların üzerine daha etkin bir biçimde eğilmeye ihtiyaç duydukları ortadadır. Nitekim Stratejik Pusula da AB’nin MENA bölgesindeki istikrarsızlıkları ve güvenlik tehditlerini dikkate alarak bölgedeki güvenlik ve savunma politikalarını şekillendirmeyi hedefliyordu. Bu yeni yapılanmanın gerçekten AB’yi küresel bir aktör olarak güçlendireceği konusunda kesin bir güvence vermek ise zordur. AB üyesi ülkeler arasındaki çıkar ve öncelik farklılıkları ve AB karar alma süreçlerinin yavaşlığı, daha öncekilerde olduğu gibi bu girişimin de önünde büyük bir engel oluşturma potansiyeli taşımaktadır. Avrupa Birliği’nin gerçekten stratejik bir adım mı attığı yoksa bu girişimin zaten yeterince karmaşık olan AB teşkilat şemasına yeni bir unsur eklemekten mi ibaret kalacağını somut vakalar üzerinden test etmek için 2025 yılında bölgede çok sayıda fırsat çıkacağına kesin gözüyle bakılabilir.

  • Körfez Ülkelerinin Suriye ile İlişkilerinde Yeni Dönem

    Körfez Ülkelerinin Suriye ile İlişkilerinde Yeni Dönem

    Tarih: 11 Şubat 2025 Salı
    Saat: 20:00-21:00

    Panel ORSAM Youtube, X (Twitter) ve Facebook hesaplarından canlı yayımlanacaktır.

    Panel dili Türkçe olacaktır.

    Moderatör:
    Gökhan Ereli- ORSAM Körfez Çalışmaları Koordinatörü

    Konuşmacılar:
    Dr. Mehmet Rakipoğlu- Mardin Artuklu Üniversitesi, Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi
    Dr. Hamdullah Baycar- Karadeniz Teknik Üniversitesi, Uluslararası İlişkiler Bölümü Öğretim Üyesi
    Oğuzhan Demirdöğen- ORSAM Körfez Çalışmaları Araştırmacısı

  • Mecca, Medina open doors to foreign investment in bold Saudi shift

    Mecca, Medina open doors to foreign investment in bold Saudi shift

    Saudi Arabia has most recently announced a new regulation granting foreign investors limited access to the real estate sector in Mecca and Medina as part of its Vision 2030, The decision allows foreign investors to invest in real estate in the two cities through publicly listed companies. However, under this regulation, the rate of foreign ownership in investee companies is limited to 49% and strategic investors are excluded.

    The kingdom’s Capital Market Authority (CMA) announced in January that foreign investors will be able to buy shares and convertible debt instruments in companies listed on the Saudi stock exchange that own real estate in Mecca and Medina. The cities, which was previously open only to Muslims as they are regarded as holy cities according to Islam, is now accessible to global investors within certain limits. This decision has, therefore, added a new dimension to economic competition in the Gulf.

    What led to this decision?
    The decision aligns with Saudi Arabia’s goal of reducing its dependence on oil revenues while diversifying its economy. As part of the Vision 2030, Riyadh is implementing policies designed to make the real estate, finance, and tourism sectors attractive to global investors. The decisions taken by the CMA are among the direct results of this vision. Additionally, the consistently high projections of the number of Umrah and Hajj pilgrims in Mecca and Medina have influenced the Saudi government’s moves.

    Both cities host millions of visitors annually for Hajj and Umrah pilgrims. The country plans to welcome 30 million pilgrims each year as part of its 2030 vision. These forecasts call for large-scale investments in hotel, residential and commercial real estate projects. The Saudi government recognizes that local capital alone cannot finance these projects. As a result, it seeks to boost capital inflows and accelerate infrastructure projects by integrating international investors into the process. Attracting foreign investors to the Saudi stock market will increase market liquidity and allow local companies to appreciate in value.

    The kingdom’s move will not only have a direct impact on the real estate sector but it will also affect Saudi financial markets. First, foreign investors’ interest in the Saudi stock market will drive up stock values and enhance market liquidity. In addition, the introduction of Real Estate Investment Trusts (REITs) will allow for a more orderly and controlled integration of international capital into the Saudi market. This system allows investors to earn through revenue sharing rather than direct property ownership. By limiting foreign ownership in the stock market to 49%, the Saudi government aims to attract investors without losing strategic control over the country. However, the possibility of expanding this limit in the coming years should not be ruled out.

    Transformation of Mecca and Medina
    The transformation of Mecca and Medina into a global investment area centered around faith tourism through Hajj and Umrah visits cannot be viewed as a purely economic process. Since these cities are the religious centers of the Islamic world, Saudi Arabia seeks to retain control of them., Their ownership supports Saudi Arabia’s claim to regional leadership, albeit on religious grounds. It is important to remember that one of the three main objectives of the Vision 2030 was to preserve the religious motives behind Saudi Arabia’s pursuit of such leadership. In this context, the entry of foreign capital into this field will inevitably bring religious and political controversies. While the Saudi leadership seeks to attract international capital, it should carefully manage how this process will have an impact on the broader Islamic world.

    Another reason for the government to encourage these investments is the need to strengthen the physical infrastructure of Mecca and Medina. These cities, which host millions of visitors each year, require a major transformation in terms of accommodation, transportation and healthcare infrastructure. Funding from foreign investors will help accelerate the completion of the existing and upcoming projects.

    Regional, global implications
    The recent move will not only affect the economy policy of Saudi Arabia. Regional rivals such as the United Arab Emirates (UAE) and Qatar have long pursued aggressive policies to attract global capital. Saudi Arabia’s decision to make the two prestigious cities more attractive to investors will take the existing competition in the Gulf along the Riyadh-Dubai-Doha axis to the next level.

    In particular, the reactions of countries like the UAE and Qatar to Saudi Arabia’s financial expansion are crucial. Dubai, in particular, has been regarded as a model for economic diversification in the Gulf, successfully reducing its reliance on hydrocarbon resources as they near depletion. The emirate has implemented policies to strengthen its non-oil sectors, ensuring sustainable growth beyond oil revenues.

    As a result, Dubai has remained one of the most attractive financial centers for international investors in the Gulf region until now. Riyadh government has already shown its intention to surpass Dubai’s advantage to become a leading financial hub with the decisions it took in previous years. The Kingdom has already made decisions, including withholding public tenders from international conglomerates and entities that have not relocated their regional headquarters to the country. The latest move regarding the investments in Mecca and Medina will add an important economic dimension to the competition in the Riyadh-Dubai axis.

    Accordingly, the limited opening of markets to foreign investors in Mecca and Madinah will mark a critical stage in Saudi Arabia’s economic transformation. This move aims to reduce the country’s dependence on oil for revenues, expand financial markets, and turn Hajj and Umrah tourism into a larger investment opportunity. However, this process is likely to cause significant religious, political and economic disruptions in the Gulf balance. The Saudi government is aware of this and will continue to maintain its control over the holy cities while seeking to attract international investors.

  • Al-Sharaa in Riyadh: Three pillars of Syria’s Gulf reengagement

    Al-Sharaa in Riyadh: Three pillars of Syria’s Gulf reengagement

    Syria’s interim president, Ahmed al-Sharaa, chose the Saudi Arabian capital Riyadh for his first international visit. The visit commenced on Feb. 2, with al-Sharaa and Syrian Foreign Minister Asaad Hassan al-Shaibani landing in Riyadh aboard a Saudi private jet. The visit was highly significant and marked a key moment for the new Syrian government’s quest for international recognition following the fall of the Bashar Assad regime. By opting for Saudi Arabia as his first stop, al-Sharaa clearly signals an intent to rejuvenate diplomatic ties between the two nations and securing economic support from the kingdom.

    In Riyadh, al-Sharaa engaged in talks with Saudi Crown Prince Mohammed bin Salman (MBS). Bilateral discussions focused on critical issues like securing Syria’s peace and stability, economic revitalization, and easing international sanctions on the country.

    Al-Sharaa’s visit highlighted Syria’s ambition to fortify its relations within the Arab world, especially with a key player like Saudi Arabia. This engagement appears to be a strategic move by Syria to re-integrate into the Arab community, distancing itself from previous regime allies such as Iran and Russia. This diplomatic outreach could enhance the new Syrian government’s position and garner more support on both regional and global platforms.

    Saudi policy
    Politically, Saudi Arabia is making a renewed effort to engage with Syria and aims to restrict Iranian influence in the region. For years, Iran has been a staunch supporter of the Assad regime, fostering networks within Syria, which has been a major regional concern for Saudi Arabia.

    One indicator of Saudi Arabia’s ongoing unease towards Iran is evidenced by Saudi Foreign Minister Faisal bin Farhan’s visit to Lebanon. In both Syria and Lebanon, the declining influence of Iran — particularly Hezbollah in Lebanon — presents opportunities for Saudi Arabia to play a greater political and economic role.

    With the new Syrian government committed to distancing itself from Tehran, Saudi leaders are supportive of this shift, viewing it as a cornerstone for their regional strategy.

    Political reasons
    Iran’s influence in Syria grew significantly under the Assad regime, especially during the civil war when Iran provided substantial support to Assad. This entrenched presence became a major concern for Gulf states, who initially supported Assad in hopes of freeing Syria from Tehran’s control. However, the Gulf countries’ strategy to counter Iranian influence backfired when the Assad regime weakened, leading to a decrease in both Iranian and Russian influence — an outcome that contradicted their original objective.

    In the contemporary political landscape of the Middle East, the Gulf states are now directing their support toward the new Syrian administration to curb Iran’s influence in the country. The interim government has taken a firm stance against Iranian influence, a policy that has gained favor with Saudi authorities.  This shift in Syrian politics provides an opportunity for the Gulf states to build stronger ties with Syria, particularly as the new regime is aligning more closely with Türkiye, a regional power known for its opposition to Iranian influence in Syria.

    Economic reasons
    While the political motivation for Gulf states like Saudi Arabia in Syria is centered on curbing Iran’s influence, another key factor is economic: the opportunities and willingness to participate in Syria’s reconstruction process. Recent diplomatic visits and contacts suggest that al-Sharaa’s administration believes Syria’s recovery depends on securing Gulf funding for reconstruction and infrastructure development.

    For their part, the Gulf countries see opportunities in investing in Syria’s reconstruction efforts, which would not only help rebuild the country but also create a more favorable economic environment. Additionally, nations like Saudi Arabia are keen to see all U.N. sanctions against Syria lifted. While some sanctions have been eased, their complete removal depends on meeting specific criteria. This situation motivates Syria to seek out partners who can lobby for the complete removal of these sanctions, thus boosting economic cooperation.

    Security reasons
    Security considerations are also critical in shaping this relationship. The new Syrian administration must work to prevent the return of conditions that could fuel extremism or instability. Gulf states, wary of another wave of violence, aim to promote trust and stability by collaborating closely with Syria on security issues. Their involvement is intended to help manage potential threats and prevent further unrest during Syria’s transitional phase.

    In conclusion, Syria’s re-engagement with the Gulf is built on three foundational pillars: political realignment to reduce Iranian influence, economic support for national rebuilding, and security cooperation to ensure regional stability. This comprehensive approach, emphasized during recent dialogues in Riyadh, reflects the Gulf states’ commitment to partnering with Syria as it navigates into a new era.

  • Suudi Arabistan’ın Mekke ve Medine’de Yabancı Yatırımlara Açılımı: Ekonomik ve Stratejik Bir Dönüşüm

    Suudi Arabistan’ın Mekke ve Medine’de Yabancı Yatırımlara Açılımı: Ekonomik ve Stratejik Bir Dönüşüm

    Vizyon 2030 kapsamında Suudi Arabistan, Mekke ve Medine’de yabancı yatırımcılara gayrimenkul sektörüne sınırlı erişim hakkı tanıyan yeni bir düzenleme açıkladı. Bu karar yabancı yatırımcıların halka açık şirketler üzerinden Mekke ve Medine’de gayrimenkul yatırımı yapmasına olanak tanımaktadır. Ancak bu düzenlemeyle birlikte yatırım yapılan şirketlerdeki yabancı mülkiyet oranı %49 ile sınırlandırıldı ve stratejik yatırımcılar bu düzenlemenin dışarısında bırakıldı.

    Suudi Arabistan’ın Sermaye Piyasası Kurumunun (CMA) açıklamasına göre yabancı yatırımcılar Suudi borsasında listelenen ve Mekke ile Medine’de gayrimenkul sahibi olan şirketlerin hisseleri ile dönüştürülebilir borçlanma araçlarını satın alabileceklerdir. Daha önce yalnızca Müslümanlara açık olan bu alan şimdi küresel yatırımcıların belirli sınırlar dâhilinde girişine açılmış oldu. Dolayısıyla bu karar Körfez’deki ekonomik rekabete yeni bir boyut eklemiş oldu.

    Kararın Arka Planı
    Bu karar Suudi Arabistan’ın petrol gelirlerine bağımlılığını azaltma ve ekonomisini çeşitlendirme hedefleriyle doğrudan bağlantılıdır. 2030 vizyonu çerçevesinde Riyad yönetimi, gayrimenkul, finans ve turizm sektörlerini küresel yatırımcılar için cazip hâle getirmeye yönelik politikalar yürütmektedir. Sermaye Piyasası Kurumu tarafından alınan kararlar bunun bir parçasını oluşturmaktadır. Burada kritik bir nokta Mekke ve Medine’deki hac ve umre yapacak kişi sayısı tahminlerini düzenli bir şekilde yüksek olmasının Suudi yönetiminin kararlarını etkilemiş olmasıdır.

    Hac ve umre ziyaretleri nedeniyle Mekke ve Medine, yılda milyonlarca ziyaretçiyi ağırlayan iki şehir konumundadır. Suudi Arabistan, 2030 vizyonu kapsamında her yıl 30 milyon hac ve umre misafiri ağırlamayı planlamaktadır. Bu tahminler de otel, konut ve ticari gayrimenkul projelerinde büyük ölçekli yatırımlara ihtiyaç duyulduğunu ortaya koymaktadır. Suudi hükûmeti, yerli sermayenin tek başına bu projeleri finanse etmesinin mümkün olmadığını görmektedir. Bu nedenle uluslararası yatırımcıları sürece entegre ederek hem sermaye girişini artırmak hem de altyapı projelerini hızlandırmak istemektedir. Yabancı yatırımcıların Suudi borsasına çekilmesi, piyasa likiditesini artıracak ve yerel şirketlerin değer kazanmasını sağlayacaktır.

    Suudi Arabistan’ın bu hamlesi yalnızca gayrimenkul sektörünü değil Suudi finans piyasalarını doğrudan etkileyecektir. İlk elde bakıldığında, yabancı yatırımcıların Suudi borsasına olan ilgisi hisse senetlerinin değerlenmesini ve piyasanın daha likit hâle gelmesini sağlayacaktır. Bunun yanında Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları (REIT) aracılığıyla yatırımcıların piyasaya giriş yapması, uluslararası sermayenin Suudi piyasasına daha düzenli ve kontrollü bir şekilde entegre edilmesine olanak tanıyacaktır. Bu sistem, yatırımcılara doğrudan mülk sahipliği yerine gelir paylaşımı üzerinden kazanç sağlama imkânı tanımaktadır. Suudi yönetimi, borsada yabancı mülkiyet oranını %49 ile sınırlayarak ülke içerisindeki stratejik kontrolü kaybetmeden yatırımcı çekme stratejisi izlemektedir. Ancak bu sınırın ilerleyen yıllarda genişletilmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir.

    Mekke ve Medine’nin Dönüşümü

    Mekke ve Medine’nin hac ve umre ziyaretleri kapsamında inanç turizmi ekseninde küresel bir yatırım alanına dönüşmesi yalnızca ekonomik bir süreç olarak değerlendirilemez. Bu şehirler, İslam dünyasının dini merkezleri konumunda olmaları hasebiyle Suudi Arabistan’ın bu mekanların kontrolünü elde tutmayı istemesini beraberinde getirmektedir. Aynı zamanda bu şehirlere sahip olunması Suudi Arabistan’ın dini temellerde de olsa bölgesel liderlik iddiasını destekleyen unsurlardır. Hatırlanacağı üzere 2030 vizyonunun üç temel amacından biri; Suudi Arabistan’ın bu tip bir liderlik vurgusundaki dini motifleri korumaktı. Bu çerçevede yabancı sermayenin bu alana girişi, kaçınılmaz olarak dini ve politik tartışmaları beraberinde getirecektir. Suudi yönetimi, uluslararası sermayeyi ülkeye çekmeye çalışırken bu sürecin İslam dünyasında nasıl yankılanacağını dikkatle yönetmek zorundadır.

    Hükûmetin bu yatırımları teşvik etmesinin bir diğer nedeni; Mekke ve Medine’nin fiziksel altyapısını güçlendirme ihtiyacıdır. Yılda milyonlarca ziyaretçiyi ağırlayan bu şehirler konaklama, ulaşım ve sağlık altyapısı açısından büyük bir dönüşüme ihtiyaç duymaktadır. Yabancı yatırımcıların finansmanı, bu projelerin daha hızlı tamamlanmasını sağlayabilecektir.

    Bölgesel ve Küresel Yansımalar

    Bu karar yalnızca Suudi Arabistan ekonomi politiğini etkilemekle kalmayacaktır. Dubai ve Doha gibi bölgesel rakipler, uzun süredir küresel sermayeyi çekmek için agresif politikalar yürütmektedir. Suudi Arabistan’ın Mekke ve Medine gibi prestijli şehirleri yatırımcılar için cazip hâle getirmesi, bu rekabetin boyutunu değiştirecektir. Dolayısıyla hâlihazırda Körfez’de Riyad-Dubai-Doha hattındaki jeoekonomik rekabet bu karar ile birlikte bir ileri boyuta taşınacaktır.

    Özellikle BAE ve Katar gibi ülkelerin, Suudi Arabistan’ın bu tip finansal açılım süreçlerine vereceği tepkiler büyük önem taşımaktadır. Dubai, Körfez’de ekonomik kaynakların çeşitlendirilmesi süreçlerinde bir model olarak kabul edilmiş; hidrokarbon kaynaklarının tükenmeye yaklaşması ve petrol dışı sektörleri güçlendirmeye yönelik politikaların uygulanmasıyla ekonomisini çeşitlendirmeyi başaran bir emirlik olmuştur.

    Dolayısıyla Dubai, bu döneme kadar Körfez bölgesinde uluslararası yatırımcılar için en cazip finans merkezlerinden biri olmayı başarmıştır. Riyad yönetimi, Dubai’nin bu avantajını kırmayı ve bir finansal merkez olma amacını hâlihazırda daha önceki yıllarda aldığı kararlar ile de göstermiştir. Bölgesel merkezlerini Suudi Arabistan’a taşımayan uluslararası holding ve konglomeralara kamu ihalesi verilmemesi kararını alan Suudi Arabistan, bu kararı ile de belirli bir aşama kaydetmiştir. Dolayısıyla Mekke ve Medine ile ilgili alınan yatırım kararı da bu çerçevede Riyad-Dubai ekseninde önemli bir ekonomik rekabet boyutunu oluşturacaktır.

    Sonuç olarak Mekke ve Medine’de yabancı yatırımcılara açılan piyasalar, Suudi Arabistan’ın ekonomik dönüşümünün kritik bir aşamasını temsil edecektir. Bu adım, ülke ekonomisinin petrol bağımlılığını azaltmaya, finans piyasalarını genişletmeye ve hac turizmini daha büyük bir yatırım alanına dönüştürmeye olan gayreti temsil etmektedir. Ancak bu sürecin, dini, siyasi ve ekonomik açıdan Körfez’deki dengelerde önemli kırılmalara sebep olacağı söylenebilir. Suudi Arabistan yönetimi de bunun bilincinde olarak uluslararası yatırımcıları ülkeye çekmeye çalışırken diğer yandan kutsal şehirler üzerindeki kontrolünü elinde tutmaya devam edecektir.