Kategori: Irak

  • Irak İdare Mahkemesinin Kerkük Vilayet Meclisi Kararının Hukuki İncelemesi

    Irak İdare Mahkemesinin Kerkük Vilayet Meclisi Kararının Hukuki İncelemesi

    Irak, 2005 Anayasası ile federal bir devlet yapısına dönüşmüştür. Bu doğrultuda 2005 öncesi üniter devlet yapısı kapsamında merkezî otoritede toplanan yetkilerin, yeni düzenle uyumlu olacak şekilde anayasal ve yasal olarak yerel idarelerle paylaşılması esası benimsenmiştir. Bu minvalde ülkede 15 vilayette ilki 2005 yılında, ikincisi 2009 yılında, üçüncüsü ise 2013 yılında olmak üzere vilayet meclis seçimleri yapılmıştır. Ancak 2014 yılında terör örgütü DEAŞ’ın saldırıları ve başkent Bağdat’ta 2019’da ortaya çıkan Tişrin (Ekim) Gösterileri sonucu baş gösteren toplumsal olaylar nedeniyle vilayet meclis seçimlerinin dördüncüsü, ertelemelerden sonra ancak 2023 yılında gerçekleştirilmiştir.

    Kerkük’te 2005’ten sonra vilayet meclisi seçimleri yapılamamıştır. Her seçim dönemine özgü çıkarılan seçim yasaları kapsamında Kerkük vilayeti seçimlerden istisna tutulmuştur. Bundan şehrin demografik yapısının değiştirilmesine yönelik yapılan ağır ihlal ve usulsüzlüklerin düzeltilmesinin hedeflendiği ifade edilmiştir. Baas Rejimi’nin 2003 yılında devrilmesinden bu yana Kerkük’ün demografik yapısının değiştirilmesine yönelik gerçekleştirilen geniş çaplı nüfus taşınması sonucunda birçok hata barındıran seçmen kütüklerinin denetlenmesi ve aslen Kerküklü olmayanların söz konusu kayıtlardan çıkarılması işlemlerinin tamamlanması amacıyla vilayet meclisi seçimleri sürekli ertelenmiştir. Baas Rejimi’nin 2003 yılında devrilmesinden bu yana Kerkük’ün demografik yapısının değiştirilmesine yönelik gerçekleştirilen geniş çaplı nüfus taşınması sonucunda birçok hata barındıran seçmen kütüklerinin denetlenmesi ve aslen Kerküklü olmayanların söz konusu kayıtlardan çıkarılması işlemlerinin tamamlanması amacıyla vilayet meclisi seçimleri sürekli ertelenmiştir. Ancak seçim yasasında yapılan düzenlemenin ardından  seçmen kütüklerinde denetleme ve düzeltmelere gidilmeden, 18 Aralık 2023 tarihinde vilayet meclisi seçimleri gerçekleştirilmiştir.

  • Avrupa Birliği’nin Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez Genel Müdürlüğü: Zamanlama, Gerekçeler ve Stratejik Anlam

    Avrupa Birliği’nin Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez Genel Müdürlüğü: Zamanlama, Gerekçeler ve Stratejik Anlam

    Avrupa Birliği (AB) 1 Şubat 2025 tarihinde ekonomik kalkınma, güvenlik, enerji ve göç konularında iş birliğini artırmayı hedefleyen ve 500 kişilik geniş bir kadroya sahip olan “Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez Genel Müdürlüğü”nün (DG-MENA) kurulduğunu duyurdu. Başına 2021’den bu yana Avrupa Birliği Dış İlişkiler Servisinin başkanlığını yürüten deneyimli İtalyan diplomat Stefano Sannino’nun atandığı bu yeni oluşum, AB tarafından yakın bölgesindeki jeopolitik ve ekonomik dinamikleri yönlendirme amacı taşıyan stratejik bir hamle olarak değerlendirilmektedir. Nitekim Sannino göreve geldiği gün paylaştığı X mesajında “Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez, Avrupa Birliği için hayati öneme sahip bölgelerdir. Bu bölgelerle ilişkileri yeni bir seviyeye taşımak için Avrupa Komisyonunun tüm gücünü harekete geçirmek istiyoruz. Toplumlarımızın geleceği ayrılmaz biçimde birbirine bağlıdır” ifadelerini kullandı. Avrupa Komisyonunun, Birlik için kritik önem taşıyan Güney ve Doğu Akdeniz ile Körfez bölgesindeki ülkelerle ilişkilerini derinleştirme stratejisinin bir parçası olan bu adımın amaçları ve zamanlaması üzerinde durmak, uluslararası siyasetin gidişatına dair ipuçları da taşımaktadır.

    DG-MENA Nedir?
    Mart 2022’de kabul edilen Avrupa Birliği Stratejik Pusulası doğrultusunda, Avrupa Birliği Dış İlişkiler Servisinin yeniden yapılandırılması sürecinde ortaya çıkan bu yeni kurum, Avrupa Komisyonunun Akdeniz Komiseri Dubravka Suica’ya doğrudan bağlı olarak faaliyet gösterecektir. DG-MENA ile aynı gün kurulan bir diğer genel müdürlük ise Genişleme ve Doğu’yla Komşuluk Genel Müdürlüğü (DG-ENEST) adını taşımaktadır. Avrupa Komisyonu bu yeniden yapılanmanın gerekçesi olarak her bölgenin kendine özgü ihtiyaçları ve talepleri olduğunu dolayısıyla Avrupa Birliği’nin bu bölgelere hitap eden ayrı ayrı politikalar geliştirmesini kolaylaştırma amacı taşıdığını dile getirmektedir.

    Genel müdürlüğün kurulmasının hemen ardından Roma’ya giderek İtalyan Başbakanı Giorgia Meloni ile bir görüşme gerçekleştiren Suica, Avrupa Birliği ile Akdeniz’in güneyindeki ülkeleri kapsayacak bir “Akdeniz Paktı” tasarısını müzakereye açmıştır. Görüşmede Meloni’nin özellikle enerji iş birliğine önem verilmesi gerektiğine vurgu yapması ve 2023 yılında bizzat gündeme getirdiği Mattei Planı’yla Komisyonun bu girişiminin birleştirilmesi gerektiğini ifade etmesi önem taşımaktadır. İsmini İtalya’nın ulusal petrol şirketi ENI’nin kurucusu Enrico Mattei’den (1906-1962) alan plan, Afrika kıtası ile İtalya arasında enerji, ekonomi ve göç alanlarında iş birliğini güçlendirmeyi, İtalya’nın Afrika’daki nüfuzunu artırmayı ve Avrupa’nın enerji arz güvenliğini sağlamayı hedeflemektedir. DG-MENA’nın misyonunun Akdeniz ülkeleriyle uzun vadeli ve kapsamlı ortaklıklar kurmayı amaçladığını vurgulayan Suica da bu yeni genel müdürlüğün enerji güvenliği, yatırım, ekonomik kalkınma, altyapı, ulaşım, güvenlik, göç ve istihdam konularına öncelik vereceğini, ilk aşamada öncelikle Tunus, Mısır ve Ürdün’le istişarelerde bulunacaklarını ifade etmektedir.

    AB’nin MENA-GCC Genel Müdürlüğü’ne Neden İhtiyacı Var?
    Aslında birbirinden farklı özellikler taşıyan ve her biri oldukça geniş üç ayrı bölgeye (Kuzey Afrika, Ortadoğu, Körfez) hitap eden bu oluşum, Avrupa Birliği’nin teknik ve finansal donanımını kullanarak Brüksel’in ifadesiyle “ortak refah ve dayanıklılığı artırmayı” amaçlamaktadır. AB’nin bu yeni yapıyı oluşturmasının temel nedenleri birkaç başlık altında ele alınabilir:

    Ekonomik İş Birliği ve Enerji Güvenliği: Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez bölgeleri, AB için önemli enerji tedarikçilerini barındırmaktadır. Özellikle Rusya’nın Ukrayna’ya karşı Şubat 2022’de giriştiği istila savaşı sonrası Avrupa Birliği’nin Rusya’ya yönelik uyguladığı yaptırımların ve bu bağlamda Nord Stream boru hattı sisteminin akamete uğramasının, Avrupa Birliği’ni enerji tedarikini çeşitlendirme arayışlarına soktuğu bilinmektedir. GD MENA kapsamına giren ülkeler hem petrol ve doğal gaz hem de yenilenebilir enerji alanlarında AB tarafından kritik ortaklar olarak görülmektedir. AB’nin bu bölgelerle ilişkilerini daha kurumsal ve eşgüdüm içinde yürütme ihtiyacı, bu genel müdürlüğün oluşturulmasının arkasındaki önemli faktörlerden biri olarak sayılabilir.

    Düzensiz Göç Baskısı: Ortadoğu ve Kuzey Afrika, AB’ye yönelik göç akımlarının en önemli kaynaklarından ve (Sahraaltı Afrika’dan kaynaklanan göçler düşünülürse) geçiş bölgelerindendir. Bu bölgelerdeki siyasi istikrarsızlık, ekonomik krizler ve iklim değişikliği nedeniyle Avrupa kıtasına yönelik düzensiz göç akışının devam etmesine neden olmaktadır. Bu durum Avrupa Birliği kamuoylarında göç olgusuna yönelik algının giderek artan bir biçimde tehdit perspektifinden şekillenmesine yol açmaktadır. Öyle ki yükselişte olan popülist siyasal akımların temel söylemleri de göçmen karşıtlığı üzerine kurgulanmış durumdadır. Bu nedenler AB’nin göç akımlarını engelleyebilmesi ve/veya yönetebilmesi adına bölgedeki ülkelerle daha güçlü iş birlikleri kurması ihtiyacı da giderek artıyor. Yeni kurulan Genel Müdürlük, Avrupa Birliği ülkelerinin göç politikalarını daha etkin hâle getirmeyi amaçlayan bir mekanizma işlevi görmeyi amaçlamaktadır. Dünya nüfusunun hâlihazırda yüzde 13’ünü barındıran Sahraaltı Afrika’nın nüfusunun (bugünkü demografik eğilimler devam ettiği takdirde) 2050 yılına kadar ikiye katlanacağı hatta 2100 yılında 4 milyara ulaşarak dünya nüfusunun yüzde 36’sını ifade edeceği düşünüldüğünde, göçe kaynaklık eden ülkelerdeki istikrarsızlık ve kalkınma sorunları gibi temel meseleler çözümlenmedikçe sırf göçmen karşıtı polisiye tedbirlerin yeterli olmayacağı da bilinmektedir.

    Bölgesel Güvenlik ve Terörle Mücadele: Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki güvenlik tehditleri, AB’nin güvenliğini doğrudan etkilemektedir. Suriye, Lübnan, Libya ve Yemen’deki istikrarsızlık, uyuşturucu kaçakçılığı ve terör olgularıyla birlikte düşünüldüğünde Avrupa için potansiyel riskler doğurmaktadır. AB bölgedeki terör örgütleri dâhil yasa dışı aktörlerle mücadeleye daha etkili bir şekilde katkı sağlamak amacıyla bu bölgeleri mercek altına alan yeni yapılanmalara ihtiyaç duymaktadır.

    Yükselen Güçlerle Rekabet: Son yıllarda Batı-dışı oyuncuların özellikle de Çin’in Kuzey Afrika, Ortadoğu ve Körfez bölgelerinde etkinliklerini arttırdığı bilinmektedir. Çin’in Kuşak ve Yol Girişimi kapsamında bölge ülkeleriyle geliştirdiği ekonomik bağlar ve bu bölgede giderek yoğunlaşan diplomatik girişimleri ayrıca Rusya’nın Suriye’deki, Libya’daki ve Sahra bölgesindeki askerî ve diplomatik varlığı -her ne kadar Baas rejiminin düşmesiyle oradaki etkisi nispeten azalmış olsa da- Avrupa Birliği açısından meydan okuma olarak değerlendirilmektedir. AB bu bölgelere daha fazla odaklanarak Çin ve Rusya’nın etkisine karşı dengeleyici bir rol üstlenme arzusundadır. Ayrıca başta Hindistan olmak üzere Asya’daki diğer yükselen güçler de Körfez Bölgesi ve Ortadoğu’ya yönelik stratejiler geliştirmeye başlamış, Avrupa Birliği ise rakip olarak görmediği hatta Çin’i dengeleyeceğini umduğu bu ülkeyle bölgedeki girişimlerinde eş güdüm sağlayacak mekanizmalara ihtiyaç duymaktadır.

    Zamanlamanın Önemi
    Avrupa Birliği Dış İlişkiler Servisinin 2025 yılında yeniden yapılandırılmasında ve DG-MENA’nın kurulmasındaki zamanlama birkaç kritik gerekçeye dayanmaktadır:

    Ukrayna Savaşı’nın Uzayan Etkileri: 2022’de başlayan Rusya-Ukrayna Savaşı, yukarıda da değinildiği gibi AB’nin güvenlik, enerji ve dış politika stratejilerini yeniden şekillendirmesine neden oldu. AB, Rusya’ya olan enerji bağımlılığını azaltırken Ortadoğu ve Kuzey Afrika’daki enerji kaynaklarına daha fazla yönelmek durumunda kaldı. Ukrayna Savaşı’nın gidişatı belirsiz olsa da Avrupa Birliği-Rusya ilişkilerinin yakın vadede düzelmesi beklenmediğine göre Avrupa Birliği enerji güvenliği konusunda kalıcı adımlar atması gerektiği konusundaki kararlılığını sürdürmektedir.

    Suriye ve Filistin Sorunlarının Etkileri: Ekim 2023 sonrasında Filistin sorununun yeniden alevlenmesi, 2024 yılının son haftalarında ise Suriye’deki krizin yepyeni bir safhaya girmesi AB’yi bölgedeki çatışma/uzlaşma süreçlerine daha fazla müdahil olmaya zorlamaktadır. Avrupa Birliği ülkeleri, doğrudan ve dolaylı sonuçları kendilerini ilgilendiren çatışmaları daha yakından takip ederek uluslararası alanda daha fazla etki sahibi olmayı hedeflemektedir.

    Trump’ın Başkanlık Dönemi: 20 Ocak 2025 günü yemin ederek göreve başlayan Donald J. Trump’ın dış politikada izlediği çizgi, ABD’nin önceliklerinin değiştiği ve bu ülkenin giderek Kuzey Amerika’yı emniyete almaya odaklı bir dış politika geliştireceği izlenimi vermektedir. ABD’nin Trump dönemiyle birlikte Avrupalı müttefikleriyle ciddi sorunlar yaşama ihtimali de AB’nin kendi bölgesinde daha aktif bir rol oynaması için teşvik edici bir ortam yaratmaktadır. Washington’un Kuzey Afrika ve Ortadoğu bölgelerinin güvenlik ve istikrarına olan ilgisinin azalması, AB’yi kendi güvenlik ve ekonomik çıkarlarını daha doğrudan koruma yoluna itmektedir.

    Avrupa Birliği’nin öncelikli olarak odaklanacağı coğrafyaları bir kez daha vurgulama anlamı taşıyan bu yeni yapılanma hem küresel hem de bölgesel düzeyde sonuçlar doğurmaya adaydır. Geleneksel olarak yumuşak güç unsurlarına ve ekonomik araçlara dayalı bir dış politika izlemeye çalışan Avrupa Birliği, küresel sistemin önemli bir dönüşüm geçirdiği günümüzde daha stratejik, eş güdüm içinde ve etkili bir dış politika benimsemeye çabalamaktadır. Bölgedeki siyasi ve askerî krizlere Avrupa Birliği’nin sert güç araçlarıyla doğrudan ve ortaklaşa müdahil olması pek beklenmese de ekonomik ve diplomatik araçlarını kuvvetlendirerek ve çeşitlendirerek küresel bir aktör olarak pozisyonunu belli etme ihtiyacı da giderek daha çok hissedilmektedir. Bu bağlamda Avrupa Birliği sadece Akdeniz’in karşı sahilindeki Kuzey Afrika ve Ortadoğu ülkeleriyle değil özellikle Körfez İşbirliği Konseyi (GCC) üyeleriyle daha kapsamlı ticaret, enerji ve güvenlik anlaşmaları yapma niyetindedir. Suudi Arabistan, Birleşik Arap Emirlikleri ve Katar gibi ülkelerle geliştirilen ekonomik ve savunma iş birlikleri, AB’nin kendi yakın çevresinde ayağını yere daha sağlam basma isteğini yansıtmaktadır. Elbette AB’nin Ortadoğu ve Kuzey Afrika’ya yönelik artan ilgisi, Türkiye ile ilişkilerde de yeni fırsatlar ve zorluklar yaratabilir. Türkiye’nin bölgedeki etkisi göz önüne alındığında, DG-MENA’nın faaliyetleri Brüksel ile Ankara arasında bir yandan iş birliği öte yandan rekabet dinamiklerini harekete geçirme potansiyelini taşımaktadır.

    Sonuç olarak aslında Avrupa Birliği’nin uzun tarihçesinde benzerlerini daha önce de gördüğümüz “güney” açılımlarından bir yenisiyle karşı karşıyayız. Önceki girişimlerin çok da başarılı olduğunu söylemek zordur. Bu kapsamda akla ilk olarak Fransa Cumhurbaşkanı Nicolas Sarkozy’nin 2007’de ortaya attığı (hatta bir ara Türkiye’nin AB üyeliğine alternatif olarak sunmaya kalktığı) Akdeniz için Birlik (AiB) girişimi gelmektedir. Bu ve benzeri girişimler büyük beklentilerle duyurulmuş ancak zamanla etkisini kaybetmiştir. Şimdi AB’nin Ortadoğu, Kuzey Afrika ve Körfez bölgelerine has bir dış politika genel müdürlüğü kurması da benzer bir stratejik hamle olarak sunulmaktadır. Elbette teorik olarak enerji güvenliği, ekonomik iş birliği, göç yönetimi ve bölgesel istikrar gibi konuların AB için giderek daha önemli hâle geldiği ve AB ülkelerinin de bu konuların üzerine daha etkin bir biçimde eğilmeye ihtiyaç duydukları ortadadır. Nitekim Stratejik Pusula da AB’nin MENA bölgesindeki istikrarsızlıkları ve güvenlik tehditlerini dikkate alarak bölgedeki güvenlik ve savunma politikalarını şekillendirmeyi hedefliyordu. Bu yeni yapılanmanın gerçekten AB’yi küresel bir aktör olarak güçlendireceği konusunda kesin bir güvence vermek ise zordur. AB üyesi ülkeler arasındaki çıkar ve öncelik farklılıkları ve AB karar alma süreçlerinin yavaşlığı, daha öncekilerde olduğu gibi bu girişimin de önünde büyük bir engel oluşturma potansiyeli taşımaktadır. Avrupa Birliği’nin gerçekten stratejik bir adım mı attığı yoksa bu girişimin zaten yeterince karmaşık olan AB teşkilat şemasına yeni bir unsur eklemekten mi ibaret kalacağını somut vakalar üzerinden test etmek için 2025 yılında bölgede çok sayıda fırsat çıkacağına kesin gözüyle bakılabilir.

  • “İkinci Trump Döneminde Irak İçin Öne Çıkan Senaryolar” Panel Değerlendirmesi

    “İkinci Trump Döneminde Irak İçin Öne Çıkan Senaryolar” Panel Değerlendirmesi

    Ortadoğu Araştırmaları Merkezi (ORSAM) 31 Ocak 2025 tarihinde “İkinci Trump Döneminde Irak İçin Öne Çıkan Senaryolar” başlıklı çevrim içi panel düzenlemiştir. Moderatörlüğünü ORSAM Irak Çalışmaları Uzmanı Feyzullah Tuna Aygün’ün üstlendiği programda ORSAM Türkmen Çalışmaları Uzmanı Selçuk Bacalan, ORSAM Irak Çalışmaları Araştırmacısı Sercan Çalışkan ve ORSAM Irak Çalışmaları Araştırma Asistanı Yusuf Can Ayaz panelist olarak yer almıştır.

    Panelin açılışını yapan Feyzullah Tuna Aygün, Donald Trump’ın seçim kampanyasından başkanlık koltuğuna oturmasına kadar geçen süreçte Ortadoğu politikalarına ilişkin çeşitli sinyaller verdiğini belirtmiş ve bu çerçevede yaşanabilecek olası değişimlere vurgu yapmıştır. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında Ortadoğu’ya yaklaşımlar konusunda farklılıklar olurken yeni Trump döneminin de klasik Cumhuriyetçi politikaları yansıtmayacağını belirtmiştir. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) İran politikasının Irak için de belirleyici olacağına ve Trump’ın politikalarının güç kullanarak barışı sağlamaya yöneleceğine dikkat çekmiştir.

    Panelde ilk sözü alan Sercan Çalışkan, ABD’nin Irak’taki önceliğinin İran’ın etkisinin zayıflatılması olacağını belirtmiştir. Joe Biden döneminde özellikle diplomasiye odaklanıldığını belirtirken Trump’ın ilk döneminde İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani suikastının gerçekleştiğini hatırlatarak bu dönemde de askerî seçeneklerin ön planda olabileceğini ifade etmiştir. Direniş Ekseni’nin sürdürülmesi konusunda sorunlar yaşayan İran’ın, Irak’ta da bir sınamayla karşılaşacağını vurgulamıştır. Irak hükûmetinin silahlı grupları kontrol altına alma girişimlerini de ABD politikalarına karşı bir ön alma olarak değerlendirmiştir. Trump’ın Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütünün (OPEC) petrol üretimini arttırmasına ve fiyatları aşağı çekmesine yönelik çağrı yaptığını hatırlatan Çalışkan, petrol gelirine dayalı bir ekonomiye sahip olan Irak’ın bu durumdan olumsuz etkilenebileceğini ifade etmiştir. Ancak ABD’nin bu konuda Irak’a teşvikler ve yatırımlar sunarak ekonomiyi dengeleyebileceğini söylemiştir. İsrail’in saldırgan politikalarına da değinen Çalışkan, Trump döneminde bu saldırganlığın Irak kökenli gruplara yansıması hâlinde Irak için olumsuz sonuçların ortaya çıkabileceğini ifade etmiştir. Ayrıca İsrail’in Birleşmiş Milletlere (BM) mektup yazdığına dikkat çeken Çalışkan, ileri sürülen meşru müdafaa hakkının askerî seçenekleri meşrulaştırmak için kullanılabileceğini ve bu durumun Irak’ın önündeki en olumsuz senaryo olabileceğini söylemiştir. Kalkınma odaklı projelerin ve uluslararası ticaretin desteklenmesinin ise Irak için olumlu olacağını ve bağımlılık ekseninde Irak’ı koruyabileceğini ileri sürmüştür.

    Panelde ikinci sözü alan Yusuf Can Ayaz, Trump döneminde ABD ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ilişkilerinin nasıl şekillenebileceğini değerlendirmiştir. Bu çerçevede ABD’nin IKBY ile ilgili önceliklerinin; DEAŞ’a karşı mücadele, Hidrokarbon Yasası’na ilişkin anlaşmazlıkların çözümü, İran’ın etkisinin sınırlandırılması, merkezî hükûmetin Erbil’e olan baskısının azaltılması, IKBY’nin bölgesel sorunların çözümünde kullanılması gibi konular olacağını ifade etmiştir. IKBY’nin ABD politikalarıyla uyumlu olduğu ölçüde ön plana çıkabileceğini belirten Ayaz, ABD’nin IKBY iç siyasetini de etkileyebileceğini vurgulamıştır. Bu kapsamda KDP’ye verilen desteğin arttırılması hâlinde KYB’nin tercihe zorlanacağını belirtmiştir. İran ile ilişkisini yeniden gözden geçirmesi muhtemel olan KYB’nin Bağdat ve Erbil’de KDP’yi dengelerken zorlanacağını ifade etmiştir. ABD’nin Hidrokarbon Yasası konusunda tarafların uzlaşmasına yönelik çaba sarf edeceğini ancak ulusal çıkarları nedeniyle Erbil hükûmetinin daha fazla desteklenebileceğine vurgu yapmıştır. Ayrıca IKBY’nin Suriye meselesinde de Şam hükûmetine karşı (terör örgütü YPG dâhil olmak üzere) Kürt grupların birleştirilmesine yönelik çabalar kapsamında ABD tarafından kullanılabileceğine işaret etmiştir.

    Son panelist olan Selçuk Bacalan, ABD politikalarının Türkmenler üzerindeki etkisini Bağdat ve Erbil hükûmetleri bağlamında ele almıştır. Türkmenlerin haklarını alamadıklarını belirten Bacalan, Erbil’e verilen desteğin arttırılması hâlinde Türkmenlerin olumsuz etkilenebileceğini ifade etmiştir. Bu durumda Türkmen siyasetinin Bağdat merkezli bir zemine kayabileceğini söylemiştir.  Trump’ın yeni dönemde Şii milis gruplara karşı sert güç kullanmasının Türkmen bölgelerine de olumsuz yansıyabileceğini vurgulamıştır. Bu grupların 2017’den beri Türkmenlerin yaşadıkları bölgelerde de faaliyet gösterdiğine dikkat çekmiştir. Türkiye’nin bölgesel sorunlar konusunda dengeleyici bir aktör olduğuna vurgu yapan Bacalan, Türkmenlerin zarar görmesi durumunda Türkiye’nin de devreye girebileceğini söylemiştir. Kerkük Vilayet Meclisinde yeterli temsiliyetin sağlanamaması sebebiyle Türkmenlerin zarar gördüğünü belirtmiştir. Irak’ta federalizm tartışmalarına da değinen Bacalan, Türkmeneli bölgesinin anayasaya bağlı olarak federal bölge olma seçeneğine sahip olduğunu vurgulamıştır. Bu durumun Türkmenlerin güvenliğinin ve ekonomik refahının sağlanması noktasında önemli olabileceğini ifade etmiştir.