Yazar: orsam

  • Al-Sharaa in Riyadh: Three pillars of Syria’s Gulf reengagement

    Al-Sharaa in Riyadh: Three pillars of Syria’s Gulf reengagement

    Syria’s interim president, Ahmed al-Sharaa, chose the Saudi Arabian capital Riyadh for his first international visit. The visit commenced on Feb. 2, with al-Sharaa and Syrian Foreign Minister Asaad Hassan al-Shaibani landing in Riyadh aboard a Saudi private jet. The visit was highly significant and marked a key moment for the new Syrian government’s quest for international recognition following the fall of the Bashar Assad regime. By opting for Saudi Arabia as his first stop, al-Sharaa clearly signals an intent to rejuvenate diplomatic ties between the two nations and securing economic support from the kingdom.

    In Riyadh, al-Sharaa engaged in talks with Saudi Crown Prince Mohammed bin Salman (MBS). Bilateral discussions focused on critical issues like securing Syria’s peace and stability, economic revitalization, and easing international sanctions on the country.

    Al-Sharaa’s visit highlighted Syria’s ambition to fortify its relations within the Arab world, especially with a key player like Saudi Arabia. This engagement appears to be a strategic move by Syria to re-integrate into the Arab community, distancing itself from previous regime allies such as Iran and Russia. This diplomatic outreach could enhance the new Syrian government’s position and garner more support on both regional and global platforms.

    Saudi policy
    Politically, Saudi Arabia is making a renewed effort to engage with Syria and aims to restrict Iranian influence in the region. For years, Iran has been a staunch supporter of the Assad regime, fostering networks within Syria, which has been a major regional concern for Saudi Arabia.

    One indicator of Saudi Arabia’s ongoing unease towards Iran is evidenced by Saudi Foreign Minister Faisal bin Farhan’s visit to Lebanon. In both Syria and Lebanon, the declining influence of Iran — particularly Hezbollah in Lebanon — presents opportunities for Saudi Arabia to play a greater political and economic role.

    With the new Syrian government committed to distancing itself from Tehran, Saudi leaders are supportive of this shift, viewing it as a cornerstone for their regional strategy.

    Political reasons
    Iran’s influence in Syria grew significantly under the Assad regime, especially during the civil war when Iran provided substantial support to Assad. This entrenched presence became a major concern for Gulf states, who initially supported Assad in hopes of freeing Syria from Tehran’s control. However, the Gulf countries’ strategy to counter Iranian influence backfired when the Assad regime weakened, leading to a decrease in both Iranian and Russian influence — an outcome that contradicted their original objective.

    In the contemporary political landscape of the Middle East, the Gulf states are now directing their support toward the new Syrian administration to curb Iran’s influence in the country. The interim government has taken a firm stance against Iranian influence, a policy that has gained favor with Saudi authorities.  This shift in Syrian politics provides an opportunity for the Gulf states to build stronger ties with Syria, particularly as the new regime is aligning more closely with Türkiye, a regional power known for its opposition to Iranian influence in Syria.

    Economic reasons
    While the political motivation for Gulf states like Saudi Arabia in Syria is centered on curbing Iran’s influence, another key factor is economic: the opportunities and willingness to participate in Syria’s reconstruction process. Recent diplomatic visits and contacts suggest that al-Sharaa’s administration believes Syria’s recovery depends on securing Gulf funding for reconstruction and infrastructure development.

    For their part, the Gulf countries see opportunities in investing in Syria’s reconstruction efforts, which would not only help rebuild the country but also create a more favorable economic environment. Additionally, nations like Saudi Arabia are keen to see all U.N. sanctions against Syria lifted. While some sanctions have been eased, their complete removal depends on meeting specific criteria. This situation motivates Syria to seek out partners who can lobby for the complete removal of these sanctions, thus boosting economic cooperation.

    Security reasons
    Security considerations are also critical in shaping this relationship. The new Syrian administration must work to prevent the return of conditions that could fuel extremism or instability. Gulf states, wary of another wave of violence, aim to promote trust and stability by collaborating closely with Syria on security issues. Their involvement is intended to help manage potential threats and prevent further unrest during Syria’s transitional phase.

    In conclusion, Syria’s re-engagement with the Gulf is built on three foundational pillars: political realignment to reduce Iranian influence, economic support for national rebuilding, and security cooperation to ensure regional stability. This comprehensive approach, emphasized during recent dialogues in Riyadh, reflects the Gulf states’ commitment to partnering with Syria as it navigates into a new era.

  • “İkinci Trump Döneminde Irak İçin Öne Çıkan Senaryolar” Panel Değerlendirmesi

    “İkinci Trump Döneminde Irak İçin Öne Çıkan Senaryolar” Panel Değerlendirmesi

    Ortadoğu Araştırmaları Merkezi (ORSAM) 31 Ocak 2025 tarihinde “İkinci Trump Döneminde Irak İçin Öne Çıkan Senaryolar” başlıklı çevrim içi panel düzenlemiştir. Moderatörlüğünü ORSAM Irak Çalışmaları Uzmanı Feyzullah Tuna Aygün’ün üstlendiği programda ORSAM Türkmen Çalışmaları Uzmanı Selçuk Bacalan, ORSAM Irak Çalışmaları Araştırmacısı Sercan Çalışkan ve ORSAM Irak Çalışmaları Araştırma Asistanı Yusuf Can Ayaz panelist olarak yer almıştır.

    Panelin açılışını yapan Feyzullah Tuna Aygün, Donald Trump’ın seçim kampanyasından başkanlık koltuğuna oturmasına kadar geçen süreçte Ortadoğu politikalarına ilişkin çeşitli sinyaller verdiğini belirtmiş ve bu çerçevede yaşanabilecek olası değişimlere vurgu yapmıştır. Demokratlar ve Cumhuriyetçiler arasında Ortadoğu’ya yaklaşımlar konusunda farklılıklar olurken yeni Trump döneminin de klasik Cumhuriyetçi politikaları yansıtmayacağını belirtmiştir. Ayrıca Amerika Birleşik Devletleri’nin (ABD) İran politikasının Irak için de belirleyici olacağına ve Trump’ın politikalarının güç kullanarak barışı sağlamaya yöneleceğine dikkat çekmiştir.

    Panelde ilk sözü alan Sercan Çalışkan, ABD’nin Irak’taki önceliğinin İran’ın etkisinin zayıflatılması olacağını belirtmiştir. Joe Biden döneminde özellikle diplomasiye odaklanıldığını belirtirken Trump’ın ilk döneminde İran Devrim Muhafızları Ordusu (DMO) Kudüs Gücü Komutanı Kasım Süleymani suikastının gerçekleştiğini hatırlatarak bu dönemde de askerî seçeneklerin ön planda olabileceğini ifade etmiştir. Direniş Ekseni’nin sürdürülmesi konusunda sorunlar yaşayan İran’ın, Irak’ta da bir sınamayla karşılaşacağını vurgulamıştır. Irak hükûmetinin silahlı grupları kontrol altına alma girişimlerini de ABD politikalarına karşı bir ön alma olarak değerlendirmiştir. Trump’ın Petrol İhraç Eden Ülkeler Örgütünün (OPEC) petrol üretimini arttırmasına ve fiyatları aşağı çekmesine yönelik çağrı yaptığını hatırlatan Çalışkan, petrol gelirine dayalı bir ekonomiye sahip olan Irak’ın bu durumdan olumsuz etkilenebileceğini ifade etmiştir. Ancak ABD’nin bu konuda Irak’a teşvikler ve yatırımlar sunarak ekonomiyi dengeleyebileceğini söylemiştir. İsrail’in saldırgan politikalarına da değinen Çalışkan, Trump döneminde bu saldırganlığın Irak kökenli gruplara yansıması hâlinde Irak için olumsuz sonuçların ortaya çıkabileceğini ifade etmiştir. Ayrıca İsrail’in Birleşmiş Milletlere (BM) mektup yazdığına dikkat çeken Çalışkan, ileri sürülen meşru müdafaa hakkının askerî seçenekleri meşrulaştırmak için kullanılabileceğini ve bu durumun Irak’ın önündeki en olumsuz senaryo olabileceğini söylemiştir. Kalkınma odaklı projelerin ve uluslararası ticaretin desteklenmesinin ise Irak için olumlu olacağını ve bağımlılık ekseninde Irak’ı koruyabileceğini ileri sürmüştür.

    Panelde ikinci sözü alan Yusuf Can Ayaz, Trump döneminde ABD ile Irak Kürt Bölgesel Yönetimi (IKBY) ilişkilerinin nasıl şekillenebileceğini değerlendirmiştir. Bu çerçevede ABD’nin IKBY ile ilgili önceliklerinin; DEAŞ’a karşı mücadele, Hidrokarbon Yasası’na ilişkin anlaşmazlıkların çözümü, İran’ın etkisinin sınırlandırılması, merkezî hükûmetin Erbil’e olan baskısının azaltılması, IKBY’nin bölgesel sorunların çözümünde kullanılması gibi konular olacağını ifade etmiştir. IKBY’nin ABD politikalarıyla uyumlu olduğu ölçüde ön plana çıkabileceğini belirten Ayaz, ABD’nin IKBY iç siyasetini de etkileyebileceğini vurgulamıştır. Bu kapsamda KDP’ye verilen desteğin arttırılması hâlinde KYB’nin tercihe zorlanacağını belirtmiştir. İran ile ilişkisini yeniden gözden geçirmesi muhtemel olan KYB’nin Bağdat ve Erbil’de KDP’yi dengelerken zorlanacağını ifade etmiştir. ABD’nin Hidrokarbon Yasası konusunda tarafların uzlaşmasına yönelik çaba sarf edeceğini ancak ulusal çıkarları nedeniyle Erbil hükûmetinin daha fazla desteklenebileceğine vurgu yapmıştır. Ayrıca IKBY’nin Suriye meselesinde de Şam hükûmetine karşı (terör örgütü YPG dâhil olmak üzere) Kürt grupların birleştirilmesine yönelik çabalar kapsamında ABD tarafından kullanılabileceğine işaret etmiştir.

    Son panelist olan Selçuk Bacalan, ABD politikalarının Türkmenler üzerindeki etkisini Bağdat ve Erbil hükûmetleri bağlamında ele almıştır. Türkmenlerin haklarını alamadıklarını belirten Bacalan, Erbil’e verilen desteğin arttırılması hâlinde Türkmenlerin olumsuz etkilenebileceğini ifade etmiştir. Bu durumda Türkmen siyasetinin Bağdat merkezli bir zemine kayabileceğini söylemiştir.  Trump’ın yeni dönemde Şii milis gruplara karşı sert güç kullanmasının Türkmen bölgelerine de olumsuz yansıyabileceğini vurgulamıştır. Bu grupların 2017’den beri Türkmenlerin yaşadıkları bölgelerde de faaliyet gösterdiğine dikkat çekmiştir. Türkiye’nin bölgesel sorunlar konusunda dengeleyici bir aktör olduğuna vurgu yapan Bacalan, Türkmenlerin zarar görmesi durumunda Türkiye’nin de devreye girebileceğini söylemiştir. Kerkük Vilayet Meclisinde yeterli temsiliyetin sağlanamaması sebebiyle Türkmenlerin zarar gördüğünü belirtmiştir. Irak’ta federalizm tartışmalarına da değinen Bacalan, Türkmeneli bölgesinin anayasaya bağlı olarak federal bölge olma seçeneğine sahip olduğunu vurgulamıştır. Bu durumun Türkmenlerin güvenliğinin ve ekonomik refahının sağlanması noktasında önemli olabileceğini ifade etmiştir.

  • A Failure Not Just for Halevi, But Also for Netanyahu, Eisenkot, and Kochavi

    A Failure Not Just for Halevi, But Also for Netanyahu, Eisenkot, and Kochavi

    Introduction
    Israel’s  Chief of Staff Herzi Halevi announced on 24 January 2025 that he would resign on 6 March, citing responsibility for the security failures of the 7 October attacks. Shortly afterward, the commander of the Southern Command, Yaron Finkelman, also declared his intent to resign for the same reason, though without specifying a date. While these resignations appear to be directly linked to the failures of 7 October, they also reflect a deeper rift between the government and the upper echelons of the Israeli military. This divide spans a range of issues, including the recently revived judicial overhaul, the Gaza war, and broader strategic objectives.

    At its core, this conflict stems from two key dynamics: first, the far-right government’s ambition to reshape Israel’s security and judicial institutions; second, the political leadership’s attempt to deflect responsibility for the 7 October failure onto bureaucratic bodies with limited public communication channels. Notably, Halevi’s decision to resign before the fragile ceasefire process enters its second phase—and his call for a comprehensive investigation—suggests that his departure is not merely about personal accountability. Instead, it highlights the broader issue of political leaders refusing to take responsibility for their role in the crisis. Given these developments, it is likely that resignations may extend beyond the military to other security institutions, particularly Shin Bet.

    The political leadership’s role in the intelligence breakdown
    One of the most striking aspects of this failure was the Israeli political leadership’s overconfidence in its assumption that Hamas had been deterred. National Security Advisor Tsachi Hanegbi even publicly asserted that Hamas was no longer a threat—an assessment that likely contributed to intelligence agencies underestimating the risk. Reports also indicate that warnings from Egypt were overlooked due to Israel’s focus on tensions with Hezbollah in the north and increasing instability in the West Bank since 2022. The intelligence failure of 7 October, given the central role intelligence plays in Israel’s military doctrine, has directly impacted the effectiveness of the Gaza operation in its aftermath. In this context, shortcomings in threat assessment, intelligence gathering, and analytical failures within intelligence agencies did not merely enable the initial breach but also undermined Israel’s ability to advance in Gaza in its aftermath. Going forward, discussions about military doctrine and reforms must be understood in direct relation to these intelligence failures, highlighting their interconnected nature.

    Military reforms and unfinished strategies
    Since the 2006 Lebanon War, the Israeli army has undergone three major reform initiatives, two of which were implemented under former military chiefs, Gadi Eisenkot —who is now aligned with Benny Gantz in the National Unity Party— and Aviv Kochavi. These reforms aimed to build a more mobile, intelligence-driven force capable of fighting on multiple fronts, particularly in asymmetric warfare scenarios. The restructuring of army ground forces was primarily a response to the shortcomings of 2006, where Israel’s ground operations struggled to achieve decisive success. Despite these reforms, however, Israel has yet to fully neutralise the threats from either Hezbollah or Hamas. In both cases, high-precision, intelligence-driven operations have been emphasised, yet the actual results remain limited. For instance, while Hezbollah’s leadership has been severely weakened through targeted operations, Israeli forces have struggled to push beyond a 5-10 km depth in ground offensives. In Gaza, the objective of completely dismantling Hamas has not been achieved, and intelligence failures have prolonged Israel’s struggle for operational control.

    Tensions between the military and Netanyahu’s government
    Halevi assumed office on 16 January 2023, just as the country was engulfed in political turmoil over Netanyahu’s judicial overhaul. His tenure was not just about managing security challenges; it also involved navigating the impact of deep societal divisions affecting the military. During this period, Israel witnessed one of its largest protest movements, with tens of thousands of demonstrators taking to the streets every Sunday until 7 October. This societal polarisation extended into the military, with reservists refusing to participate in training exercises. Numerous warnings were issued about the impact of these divisions on national deterrence, but Netanyahu’s government largely ignored them. Even before the dissolution of the War Cabinet, Halevi and the upper echelons of the military were able to navigate decision-making processes more smoothly, largely due to former Israeli Defence Minister Yoav Gallant’s role as a bridge between the sides. However, the dissolution of the War Cabinet, followed by Gallant’s dismissal, further weakened Halevi’s position and made communication between the parties more difficult. Thereafter, Halevi clashed with Netanyahu over key aspects of the war in Gaza, including its operational goals and the question of who would govern Gaza after Hamas. Meanwhile, Israel’s relatively successful operations against Hezbollah in the north were politically credited to Netanyahu rather than the military. Halevi also became a target of the Netanyahu family, facing accusations of undermining the government—going as far as being labelled a potential coup plotter. These attacks further illustrate how the government has sought to shift blame onto military leadership.

    Conclusion: A political reckoning ahead?.
    The resignations of Halevi and Finkelman suggest that the Netanyahu government is using military leadership as scapegoats to shield itself from responsibility. Halevi, in particular, operated under the strategic legacy of Eisenkot and Kochavi, as well as the political framework set by Netanyahu’s cabinet, which insisted that Hamas had been successfully deterred. His share of the blame in the 7 October failure is no greater than that of his predecessors or political decision-makers. As the resignation process unfolds, it is likely that the Israeli public will demand greater transparency regarding both the war effort and the government’s failures leading up to 7 October. Regardless of how these events play out, Israel’s political landscape is set to face even greater polarisation, crises, and internal disputes in the coming months.

  • Suudi Arabistan’ın Mekke ve Medine’de Yabancı Yatırımlara Açılımı: Ekonomik ve Stratejik Bir Dönüşüm

    Suudi Arabistan’ın Mekke ve Medine’de Yabancı Yatırımlara Açılımı: Ekonomik ve Stratejik Bir Dönüşüm

    Vizyon 2030 kapsamında Suudi Arabistan, Mekke ve Medine’de yabancı yatırımcılara gayrimenkul sektörüne sınırlı erişim hakkı tanıyan yeni bir düzenleme açıkladı. Bu karar yabancı yatırımcıların halka açık şirketler üzerinden Mekke ve Medine’de gayrimenkul yatırımı yapmasına olanak tanımaktadır. Ancak bu düzenlemeyle birlikte yatırım yapılan şirketlerdeki yabancı mülkiyet oranı %49 ile sınırlandırıldı ve stratejik yatırımcılar bu düzenlemenin dışarısında bırakıldı.

    Suudi Arabistan’ın Sermaye Piyasası Kurumunun (CMA) açıklamasına göre yabancı yatırımcılar Suudi borsasında listelenen ve Mekke ile Medine’de gayrimenkul sahibi olan şirketlerin hisseleri ile dönüştürülebilir borçlanma araçlarını satın alabileceklerdir. Daha önce yalnızca Müslümanlara açık olan bu alan şimdi küresel yatırımcıların belirli sınırlar dâhilinde girişine açılmış oldu. Dolayısıyla bu karar Körfez’deki ekonomik rekabete yeni bir boyut eklemiş oldu.

    Kararın Arka Planı
    Bu karar Suudi Arabistan’ın petrol gelirlerine bağımlılığını azaltma ve ekonomisini çeşitlendirme hedefleriyle doğrudan bağlantılıdır. 2030 vizyonu çerçevesinde Riyad yönetimi, gayrimenkul, finans ve turizm sektörlerini küresel yatırımcılar için cazip hâle getirmeye yönelik politikalar yürütmektedir. Sermaye Piyasası Kurumu tarafından alınan kararlar bunun bir parçasını oluşturmaktadır. Burada kritik bir nokta Mekke ve Medine’deki hac ve umre yapacak kişi sayısı tahminlerini düzenli bir şekilde yüksek olmasının Suudi yönetiminin kararlarını etkilemiş olmasıdır.

    Hac ve umre ziyaretleri nedeniyle Mekke ve Medine, yılda milyonlarca ziyaretçiyi ağırlayan iki şehir konumundadır. Suudi Arabistan, 2030 vizyonu kapsamında her yıl 30 milyon hac ve umre misafiri ağırlamayı planlamaktadır. Bu tahminler de otel, konut ve ticari gayrimenkul projelerinde büyük ölçekli yatırımlara ihtiyaç duyulduğunu ortaya koymaktadır. Suudi hükûmeti, yerli sermayenin tek başına bu projeleri finanse etmesinin mümkün olmadığını görmektedir. Bu nedenle uluslararası yatırımcıları sürece entegre ederek hem sermaye girişini artırmak hem de altyapı projelerini hızlandırmak istemektedir. Yabancı yatırımcıların Suudi borsasına çekilmesi, piyasa likiditesini artıracak ve yerel şirketlerin değer kazanmasını sağlayacaktır.

    Suudi Arabistan’ın bu hamlesi yalnızca gayrimenkul sektörünü değil Suudi finans piyasalarını doğrudan etkileyecektir. İlk elde bakıldığında, yabancı yatırımcıların Suudi borsasına olan ilgisi hisse senetlerinin değerlenmesini ve piyasanın daha likit hâle gelmesini sağlayacaktır. Bunun yanında Gayrimenkul Yatırım Ortaklıkları (REIT) aracılığıyla yatırımcıların piyasaya giriş yapması, uluslararası sermayenin Suudi piyasasına daha düzenli ve kontrollü bir şekilde entegre edilmesine olanak tanıyacaktır. Bu sistem, yatırımcılara doğrudan mülk sahipliği yerine gelir paylaşımı üzerinden kazanç sağlama imkânı tanımaktadır. Suudi yönetimi, borsada yabancı mülkiyet oranını %49 ile sınırlayarak ülke içerisindeki stratejik kontrolü kaybetmeden yatırımcı çekme stratejisi izlemektedir. Ancak bu sınırın ilerleyen yıllarda genişletilmesi ihtimali göz ardı edilmemelidir.

    Mekke ve Medine’nin Dönüşümü

    Mekke ve Medine’nin hac ve umre ziyaretleri kapsamında inanç turizmi ekseninde küresel bir yatırım alanına dönüşmesi yalnızca ekonomik bir süreç olarak değerlendirilemez. Bu şehirler, İslam dünyasının dini merkezleri konumunda olmaları hasebiyle Suudi Arabistan’ın bu mekanların kontrolünü elde tutmayı istemesini beraberinde getirmektedir. Aynı zamanda bu şehirlere sahip olunması Suudi Arabistan’ın dini temellerde de olsa bölgesel liderlik iddiasını destekleyen unsurlardır. Hatırlanacağı üzere 2030 vizyonunun üç temel amacından biri; Suudi Arabistan’ın bu tip bir liderlik vurgusundaki dini motifleri korumaktı. Bu çerçevede yabancı sermayenin bu alana girişi, kaçınılmaz olarak dini ve politik tartışmaları beraberinde getirecektir. Suudi yönetimi, uluslararası sermayeyi ülkeye çekmeye çalışırken bu sürecin İslam dünyasında nasıl yankılanacağını dikkatle yönetmek zorundadır.

    Hükûmetin bu yatırımları teşvik etmesinin bir diğer nedeni; Mekke ve Medine’nin fiziksel altyapısını güçlendirme ihtiyacıdır. Yılda milyonlarca ziyaretçiyi ağırlayan bu şehirler konaklama, ulaşım ve sağlık altyapısı açısından büyük bir dönüşüme ihtiyaç duymaktadır. Yabancı yatırımcıların finansmanı, bu projelerin daha hızlı tamamlanmasını sağlayabilecektir.

    Bölgesel ve Küresel Yansımalar

    Bu karar yalnızca Suudi Arabistan ekonomi politiğini etkilemekle kalmayacaktır. Dubai ve Doha gibi bölgesel rakipler, uzun süredir küresel sermayeyi çekmek için agresif politikalar yürütmektedir. Suudi Arabistan’ın Mekke ve Medine gibi prestijli şehirleri yatırımcılar için cazip hâle getirmesi, bu rekabetin boyutunu değiştirecektir. Dolayısıyla hâlihazırda Körfez’de Riyad-Dubai-Doha hattındaki jeoekonomik rekabet bu karar ile birlikte bir ileri boyuta taşınacaktır.

    Özellikle BAE ve Katar gibi ülkelerin, Suudi Arabistan’ın bu tip finansal açılım süreçlerine vereceği tepkiler büyük önem taşımaktadır. Dubai, Körfez’de ekonomik kaynakların çeşitlendirilmesi süreçlerinde bir model olarak kabul edilmiş; hidrokarbon kaynaklarının tükenmeye yaklaşması ve petrol dışı sektörleri güçlendirmeye yönelik politikaların uygulanmasıyla ekonomisini çeşitlendirmeyi başaran bir emirlik olmuştur.

    Dolayısıyla Dubai, bu döneme kadar Körfez bölgesinde uluslararası yatırımcılar için en cazip finans merkezlerinden biri olmayı başarmıştır. Riyad yönetimi, Dubai’nin bu avantajını kırmayı ve bir finansal merkez olma amacını hâlihazırda daha önceki yıllarda aldığı kararlar ile de göstermiştir. Bölgesel merkezlerini Suudi Arabistan’a taşımayan uluslararası holding ve konglomeralara kamu ihalesi verilmemesi kararını alan Suudi Arabistan, bu kararı ile de belirli bir aşama kaydetmiştir. Dolayısıyla Mekke ve Medine ile ilgili alınan yatırım kararı da bu çerçevede Riyad-Dubai ekseninde önemli bir ekonomik rekabet boyutunu oluşturacaktır.

    Sonuç olarak Mekke ve Medine’de yabancı yatırımcılara açılan piyasalar, Suudi Arabistan’ın ekonomik dönüşümünün kritik bir aşamasını temsil edecektir. Bu adım, ülke ekonomisinin petrol bağımlılığını azaltmaya, finans piyasalarını genişletmeye ve hac turizmini daha büyük bir yatırım alanına dönüştürmeye olan gayreti temsil etmektedir. Ancak bu sürecin, dini, siyasi ve ekonomik açıdan Körfez’deki dengelerde önemli kırılmalara sebep olacağı söylenebilir. Suudi Arabistan yönetimi de bunun bilincinde olarak uluslararası yatırımcıları ülkeye çekmeye çalışırken diğer yandan kutsal şehirler üzerindeki kontrolünü elinde tutmaya devam edecektir.